Bir şehir, göç ve kargaların hafızası
“Geçmiş Zaman Kargaları” sergisindeki bir karikatürde kargalar İstanbul'un arzuhalcileri kılığındalar. Onlara ben yetişemedim ama eski Türk filmlerinden biliyorum. Bu yüzden sergideki her fotoğrafın arkasında aslında başka bir soru var: O insanların yaşadığı şehir nereye gitti? Belki de kargaların bu hikâyedeki en güçlü tarafı bu. İnsanlar gelip geçiyor. Kuşaklar değişiyor. Evler el değiştiriyor. Şehrin ekonomik merkezi başka bir yere kayıyor. Bazı alışkanlıklar unutuluyor. Karga ise kalıyor.
Filiz Zengin/ tv4 Kanal Koordinatörü
Büyükada'da yaklaşık altı yıldır yaşıyorum. Yazları, özellikle hafta sonlarını çoğunlukla burada geçiriyorum. Ada'da vakit geçirdikçe yalnızca sokakları, evleri, vapur saatlerini değil, insanlarını da tanımaya başlıyorsunuz. Kim nerede oturur, kim yıllardır hangi kahveye gider, kim adaya ne zaman gelmiştir, hangi aile kaç kuşaktır burada yaşar. Hatta bir süre sonra Ada'nın bitmeyen sohbetlerinden birine siz de dâhil oluyorsunuz:
"Ben senden daha eski Adalıyım"
Büyükada'da Adalı olmak yalnızca burada yaşamakla ilgili değil. Bir hafızaya sahip olmakla, geçmişi bilmekle, kimlerin gelip kimlerin gittiğini hatırlamakla da ilgili... Eski Adalılar, yazlıkçılar, sonradan yerleşenler... Bu sınıflandırmalar bazen şaka konusu oluyor aramızda, bazen de ciddi bir aidiyet tartışmasına dönüşüyor.
Tam da bu nedenle Taş Mektep'te Kemal Gökhan Gürses'in "Geçmiş Zaman Kargaları" sergisini gezerken, bir kez daha şehirlerin hafızası üzerine düşünmeye başladım.
Sanatçı Gürses'in çizimlerinde insanların yerinde kargalar var.
Gürses, Osmanlı'nın son döneminden 20. yüzyılın ortalarına uzanan eski İstanbul fotoğraflarını yeniden ele alıyor; Pera'nın eğlence hayatından Dolapdere'nin otomobil tamircilerine, Adalar'ın gündelik yaşamından Kadıköy'den vapura binerek deniz havası almaya giden ailelere kadar farklı zaman ve mekânları, insan bedenli, takım elbiseli, şapkalı kargalarla yeniden kurguluyor. Serginin temel fikri de tam olarak burada: Kargalar, İstanbul'un değişimine tanıklık eden hafızayı taşıyan gözlemciler olarak fotoğrafların içine yerleşiyor.
Fotoğraflara baktığınızda gülümsüyorsunuz.
Fotoğraflardaki insanlar ve hikâyeler değişmiyor. Gürses, onların yanına yeni bir karakter koyuyor. Sanki fotoğraf, "Bir zamanlar İstanbul böyleydi" derken karga araya girip, "Ben de oradaydım" diyor. Ve tam burada sergi, basit bir nostalji çalışmasının ötesine geçiyor.
Çünkü İstanbul'un geçmişine bakarken aslında yalnızca geçmişi görmüyoruz.
Bugünün İstanbul'unu da görmeye başlıyoruz.
Bir semt kalabalıklaştı.
Bir sokak artık eskisi gibi değil.
Bir şehir değişirken onun sesleri, kokuları, alışkanlıkları, insan ilişkileri, eğlence biçimleri, çalışma hayatı ve aidiyet duygusu da değişiyor.
Onun müdavimleri dağılıyor.
Bir sinema salonu yok oluyor.
Orada ilk filmini izleyen çocuk artık büyümüş oluyor.
Bir apartmanın sakinleri değişiyor.
Yeni gelenler eski komşuların hikâyelerini bilmiyor.
Bir vapur iskelesi aynı yerde duruyor ama vapurdan inen insanların şehre bakışı........
