Barışı herkes istiyorsa, savaş neden bitmiyor? Gazze, İran ve büyük güçlerin kayıp barışı
Büyük güçlerin genel düzeyde uzlaştığı şey barışın gerekliliğidir; anlaşamadıkları ise barış sonrasında kurulacak düzenin kime ait olacağı ve bu düzenin maliyetini kimin üstleneceğidir. Belki de bu nedenle Orta Doğu'daki krizler çözüme kavuşturulmuyor, yalnızca yönetilebilir sınırlar içinde tutulmaya çalışılıyor. Sovyet-Amerikan diplomasisinin çözmekte zorlandığı bu yapısal sorun, bugün Gazze ve İran'da farklı aktörler ve farklı araçlarla yeniden sahneleniyor olabilir. Ancak değişmeyen soru aynı kalıyor: Barış, gerçekten bir çözüm meselesi midir; yoksa her şeyden önce bir mülkiyet meselesi mi?
Dr. Ahmet Bülbül/ Akademisyen, Yazar
1967-1979 yılları arasındaki ABD-Sovyet Orta Doğu diplomasisini inceleyen Galen Jackson, 2016 tarihli doktora çalışmasında bugün de geçerliliğini koruyan önemli bir soru soruyor: Washington ve Moskova, Arap-İsrail çatışmasının sürmesinin kendi çıkarlarına zarar verdiğini bildikleri ve çözümün ana hatları üzerinde büyük ölçüde anlaştıkları hâlde neden ortak bir barış politikası geliştiremediler? Jackson'a göre yanıt, öncelikle alışılmış "Sovyet saldırganlığı" anlatısında değil; ABD'nin barış sürecini Moskova ile paylaşmayı reddetmesinde ve Amerikan iç siyasetinin ürettiği sınırlamalarda aranmalıdır. Kissinger'ın önceliği yalnızca barışı ilerletmek değil, Mısır'ı Sovyet nüfuzundan koparmak ve Moskova'yı sürecin dışına itmekti; üstelik kendi ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla Sovyetlerin tutumunu şaşırtıcı derecede ölçülü bulduğunu da kabul ediyordu.
Bu soru, yalnızca Soğuk Savaş tarihine ait değildir. İsrail'in kuruluşundan bugüne Orta Doğu'da farklı aktörler ve farklı araçlarla tekrar eden aynı jeopolitik açmazı anlamak açısından güncelliğini hâlâ korumaktadır.
ABD, Rusya, Çin ve Avrupa; Gazze'deki çözümsüzlüğün, İran merkezli gerilimin ve bölgesel bir savaş riskinin hiçbir tarafın çıkarına olmadığını biliyor. Temmuz 2026 itibarıyla Gazze'de kırılgan bir ateşkes yürürlükte olsa da ihlaller, insani kriz ve soykırım devam ediyor; Birleşmiş Milletler yetkilileri ateşkesin kalıcı bir siyasi süreç ve somut bir toparlanma üretmekten hâlâ uzak olduğuna dikkat çekiyor. İran cephesinde ise ateşkesin bozulmasının ardından askerî gerilim yeniden tırmanmış; çatışmaların Basra Körfezi ve Kızıldeniz'deki enerji ve ticaret güzergâhlarına yayılması petrol fiyatlarını, taşımacılık giderlerini ve küresel ekonomik belirsizliği artırmıştır. Başlıca büyük güçler ve uluslararası kuruluşlar sivillerin korunması, insani yardımın kesintisiz ulaştırılması, bölgesel savaşın önlenmesi ve uluslararası ticaret yollarının açık tutulması gibi genel hedefleri paylaşmaktadır. Öyleyse sorun neden çözülemiyor?
Sorun barış değil, barışın sahipliği
Jackson'ın cevabı burada da yol gösterici olabilir. Anlaşmazlık çoğu zaman politikanın içeriğinden değil, sürecin sahipliğinden kaynaklanır. 1970'lerdeki süper güç çekişmesi, İsrail'in büyük ölçüde 1967 sınırlarına çekilmesi ya da Filistinliler için bir siyasi yapı kurulması gibi hedeflerde değil; bu sürecin kimin denetiminde yürütüleceği sorusundaydı. Bugün de benzer bir kısır döngü işliyor: Gazze'yi kim yönetecek? Filistinlilerin siyasi temsili nasıl belirlenecek?İran'ın bölgesel nüfuzu tümüyle mi tasfiye edilecek, yoksa belirli güvenlik güvenceleri karşılığında mı sınırlandırılacak? Barış sürecinin sahibi yalnızca Washington mı olacak, yoksa Pekin, Moskova, Avrupa ve bölgesel aktörlerin de yer aldığı daha çoğulcu bir yapı mı kurulacak? Bu sorular, meselenin teknik bir........
