Hürmüz krizi ve Türkiye'nin kara-deniz hattı jeopolitiğinde merkez aktör konumu
21. yüzyılda güç, yalnızca denizi ya da karayı kontrol etmekle değil; stratejik kaynakları ve bu kaynakların geçiş güzergâhlarını aynı anda yönlendirebilmekle tanımlanmaktadır. Türkiye tam da bu yeni dönemin merkezinde durmaktadır.
Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan/ Kırıkkale Üniversitesi
Alfred Thayer Mahan'ın deniz hâkimiyeti teorisi, modern jeopolitik düşüncenin en kurucu damarlarından biridir. Mahan'a göre büyük güç olmanın temel şartı yalnızca güçlü bir kara ordusuna sahip olmak değil; deniz yollarını kontrol edebilmek, ticaret hatlarını güvence altına almak, limanları stratejik üsler hâline getirmek ve küresel dolaşım ağlarının merkezinde yer alabilmektir. Mackinder'ın kara hâkimiyeti yaklaşımı da Avrasya'nın merkez alanını küresel güç mücadelesinin belirleyici sahası olarak konumlandırmıştır. Mackinder'a göre dünya siyasetinin ana ekseni, Avrasya kara kütlesi üzerinde şekillenmektedir. Bu nedenle kara yolları, demiryolları, enerji hatları, geçiş koridorları ve iç kıta bağlantıları, deniz gücünü tamamlayan hatta bazı kriz anlarında deniz gücünü dengeleyen stratejik araçlar hâline gelmiştir. Bu nedenle 19. ve 20. Yüzyılın güç mücadelesi büyük ölçüde denizler, boğazlar, kanallar ve okyanus geçişleri üzerinden şekillenmiştir. Süveyş, Panama, Cebelitarık, Malakka ve Hürmüz gibi geçitler sadece coğrafi noktalar değil; dünya ekonomisinin, enerji akışının ve askerî üstünlüğün düğüm merkezleri olmuştur.
Fakat bugün, 21. Yüzyılda yeni bir eşiğin içindeyiz. Trump'ın yeniden iktidara gelişiyle birlikte jeopolitik mücadele, yalnızca klasik askerî üstünlük ya da ideolojik rekabet üzerinden değil; jeo-sömürgecilik ekseninde, yer altı madenleri, nadir elementler, fosil yakıtlar, zenginleştirilmiş uranyum ve stratejik enerji altyapıları üzerinden ilerlemektedir. Bu yeni dönemde güç mücadelesi, yalnızca kaynaklara sahip olma meselesi değildir; aynı zamanda bu kaynakların taşındığı geçiş güzergâhlarını, boğazları, boru hatlarını, limanları ve enerji koridorlarını kontrol etme mücadelesidir.
Bugün Hürmüz Krizi de bize tam olarak bunu göstermektedir. Hürmüz artık yalnızca bir boğaz değildir, küresel enerji sisteminin can damarlarından biri hâline gelmiştir. Bu nedenle Hürmüz'de yaşanan her kriz, yalnızca bölgesel bir güvenlik meselesi değil; küresel enerji piyasalarını, ticaret yollarını, fiyat istikrarını ve büyük güç rekabetini doğrudan etkileyen sistemik bir kırılmadır. Tam da bu noktada, krizlerin yeni projeleri doğurduğu gerçeğini görmeye başladık. Çünkü Hürmüz'ün iki ayı aşan süre boyunca kapalı kalması ya da kapanma ihtimalinin ciddi biçimde gündeme gelmesi, mevcut enerji mimarisinin kırılganlığını açığa çıkarmıştır. Bu durum, alternatif güzergâhların, kara hatlarının, boru hattı projelerinin ve yeni enerji........
