NATO zirvesi ve yüzyılın Türkiye'si
Türkiye'nin artık "köprü ülke," "kanat ülkesi" ve "cephe devleti" gibi edilgen jeopolitik tanımlamalarla açıklanamayacağı ortaya çıkmıştır. Savunma sanayiindeki yerlileşme, enerji ve ulaştırma koridorlarındaki stratejik konumu, çok yönlü diplomasisi ve kriz yönetme kapasitesi, Türkiye'nin bölgesel dengeleri etkileyen merkez devlet konumuna yükseldiğini göstermiştir. Ankara NATO Zirvesi ise bu dönüşümün, uluslararası düzeyde daha görünür hâle geldiği önemli bir dönüm noktası olmuştur.
Burhanettin Kapusuzoğlu/ Yazar
Yeni yüzyılda uluslararası sistem, jeopolitik rekabet, ekonomik güç mücadelesi ve teknolojik üstünlük yarışının belirlediği çok boyutlu dönüşüm sürecinden geçmektedir. Enerji ve ulaştırma koridorlarının stratejik ağırlığının yanı sıra bilhassa dijital teknolojilerde yapay zekâ temelli baş döndürücü dönüşümler,soğuk savaş sonrasının defterini çoktan kapatmış olarak çok merkezli bir düzene dönüşü zorlamaktadır. Bu süreçte devletlerin uluslararası yapı içerisindeki konumu, coğrafi avantajların ötesinde; kurumsal kapasite, ekonomik güç, teknolojik yetkinlik ve diplomatik etkinliğin bu avantajları stratejik değere dönüştürme kabiliyetiyle belirlenmektedir.
İşbu açıdan bakınca Türkiye, kıtaların buluşma noktasındaki jeostratejik imkânı sayesinde dönüşümün en önemli aktörlerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Karadeniz güvenliği, enerji arzı, ulaştırma koridorları ve bölgesel kriz yönetimi, Türkiye'nin stratejik önemini daha da pekiştiren başlıca alanlar hâline gelmiştir. Haliyle bu tabii durumun, jeopolitik ve jeostratejik kapasitenin etkin devlet iradesiyle bütünleştirilmesinin önemli bir sonucu olduğu da gözden kaçmamaktadır.
Bu bağlamda 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara'da düzenlenen NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi, Türkiye'nin XXI. yüzyıl uluslararası sistemindeki rolünü yeniden değerlendirmeyi gerektiren önemli bir stratejik eşiktir. İttifak tarihinin bu zamana kadarki en önemli toplantısı olarak nitelenen Ankara NATO Zirvesi, Türkiye'nin Avrupa, Karadeniz, Kafkasya ve Avrasya jeopolitiğindeki merkezî konumunu ve yükselen stratejik rolünü görünür kılan önemli bir dönüm noktası olmuştur.
Bu yazı, Ankara NATO Zirvesi'nin Türkiye'nin "köprü ülke" kabulünün ötesine geçerek "merkez devlet" vasfı kazandığı gerçeğini dikkatlere sunmaktadır. Bu çerçevede önerilen "Ankara Paradigması" yaklaşımı, Türkiye'nin XXI. yüzyıl uluslararası sistemindeki konumunu; coğrafya, devlet kapasitesi, ekonomi, teknoloji ve medeniyet perspektifini birlikte dikkate alan bir çerçevede değerlendirmektedir.
Jeopolitik dönüşüm ve Ankara paradigması
Soğuk Savaş sonrasında küreselleşme ve artan ekonomik bağımlılıklar nedeniyle jeopolitiğin öneminin azaldığı düşünülmüşse de XXI. yüzyılın başında yaşanan gelişmeler, jeopolitiğin uluslararası siyasetin temel belirleyicilerinden olmayı sürdürdüğünü göstermiştir. AB'yi ağır etki altına alan Rusya-Ukrayna Savaşı, ABD ve Çin rekabeti, enerji güvenliği, küresel tedarik zincirlerindeki sorunlar ve yeni ulaşım koridorlarının yükselişi, coğrafyayı uluslararası siyasette yeniden belirleyici hâline getirmiştir. Bununla birlikte günümüz jeopolitiği, yalnızca kara, deniz ve hava hâkimiyetine değil; enerji ve ticaret ağları ile dijital, siber ve uzay alanlarındaki kapasiteye dayanan çok katmanlı bir güç yapısı hâline gelmiştir.
Modern uluslararası sistemde devletlerin etkisini belirleyen temel unsur, coğrafi konumun sunduğu imkânları stratejik güce dönüştürebilen devlet kapasitesidir. Bu çerçevede jeopolitik, coğrafya ile devlet kapasitesi arasındaki etkileşimi birlikte değerlendirmeyi gerektirmektedir.
Vakıa, uluslararası sistemde yaşanan bu dönüşüm, Türkiye'nin jeostratejik konumunu da yeniden anlamlandırmaktadır. Avrupa, Asya ve Ortadoğu'nun kavşak noktasındaki Türkiye; Karadeniz, Balkanlar, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında çok boyutlu etkileşim kurabilen özgün bir merkez coğrafyaya sahiptir. Ancak bu coğrafi konumun stratejik değer üretebilmesi, jeopolitik avantajın güçlü devlet kurumları, ekonomik ve teknolojik kapasite, etkin diplomasi, askerî caydırıcılık ve sürdürülebilir güvenlik politikalarıyla desteklenmesine bağlıdır. Dolayısıyla XXI. yüzyılda jeopolitik üstünlük, coğrafyanın sunduğu imkânları stratejik kapasiteye dönüştürebilen etkin devlet yapısından beslenmektedir.
Türkiye örneği, XXI. yüzyılda uluslararası sistemin analizinde coğrafya ile devlet kapasitesinin birlikte ele alınmasının önemini ortaya koymaktadır. Bu ihtiyaçtan hareketle geliştirilen Ankara Paradigması, uluslararası sistemi; jeopolitik, devlet kapasitesi, enerji, ticaret ve ulaştırma ağları, ekonomi, çok yönlü diplomasi ve medeniyet perspektifini birlikte değerlendiren analitik bir çerçeve önermektedir. Bu yaklaşımın temel tezi, devletlerin uluslararası sistemdeki etkisinin, coğrafi konumlarını stratejik güce dönüştürebilme kapasitelerine bağlı olduğudur. Söz konusu kapasite; güçlü kurumlar, ekonomik üretkenlik, teknolojik yetkinlik, etkin diplomasi ve güvenlik imkânlarıyla şekillenmektedir. Bu çerçevede Ankara Paradigması, uluslararası sistemin yalnızca büyük güç rekabeti üzerinden değil, merkez devletlerin üstlendiği roller dikkate alınarak da değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Ankara Paradigması'na göre merkez devlet, stratejik bir coğrafyayı yüksek stratejik değere dönüştürebilen güçlü oyun kuruculardan biridir. Güvenlik, ticaret, enerji ve ulaştırma ağlarını yönetebilme; farklı güç merkezleriyle ilişki geliştirebilme ve krizleri etkin biçimde yönetebilme kapasitesi, merkez devlet olmanın temel göstergeleridir. Bu yönüyle paradigma, Türkiye'yi yalnızca jeopolitik geçiş alanı olarak değil, coğrafi avantajlarını stratejik güce dönüştürebilen merkez devlet olarak değerlendirmektedir. Bu yaklaşıma göre coğrafya, devlet kapasitesiyle bütünleştiği ölçüde stratejik değer üreten dinamik bir unsur hâline gelmektedir.
Bir model olarak Ankara Paradigması, beş taşıyıcı sütun üzerine bina edilmektedir: Jeostratejik merkezilik, güçlü kurumsal yapı, jeoekonomi yani enerji, ticaret ve ulaştırma ağlarını etkin biçimde yönetebilme kapasitesi, çok yönlü diplomasi ve medeniyet perspektifi. İlk dört madde, devletin maddi kapasitesini ifade ederken, medeniyet perspektifi ise paradigmanın ilke ve değer temelli stratejik ufkunu oluşturmaktadır. Bu yönüyle Ankara Paradigması, uluslararası düzenin analizinde güç dengelerinin yanı sıra tarihî birikimi, kültürel etkileşimi, ahlâki meşruiyeti ve ortak insani değerleri de esas almaktadır. Bu yaklaşım doğrultusunda güvenlik de yalnızca askerî bir mesele değil; siyasal, toplumsal ve ahlâki boyutlarıyla birlikte değerlendirilmektedir.
Türkiye son yıllarda savunma sanayii, enerji politikaları, ulaştırma koridorları ve çok yönlü dış politika alanlarında büyük değişim ve dönüşüm içindedir. Şüphesiz bu durum, Ankara Paradigması açısından merkez devlet niteliğini güçlendiren gelişmelerdir.
Benzer şekilde Ankara NATO Zirvesi, Türkiye'nin yalnızca NATO içindeki askerî rolünü değil, Karadeniz güvenliği, Avrupa'nın enerji arzı ve Avrasya ulaştırma koridorlarındaki merkezî konumunu da görünür kılmıştır.
Zirve, Türkiye'nin Türk dünyasıyla gelişen stratejik ilişkilerini de uluslararası gündemin önemli başlıklarından biri hâline getirmiştir. Bu gelişmeler, yeni yüzyılda jeopolitik üstünlüğün yalnızca coğrafi konumdan kaynaklanmadığını göstermektedir. Asıl belirleyici unsur, coğrafi avantajları bilgi, teknoloji, ekonomi, diplomasi ve kurumsal kapasiteyle stratejik güce dönüştürebilmektir.
Bu çerçevede Ankara Paradigması, Türkiye'nin jeostratejik konumunu yalnızca coğrafi bir avantaj olarak değil; devlet kapasitesi, ekonomik üretkenlik, diplomatik etkinlik ve medeniyet perspektifiyle bütünleşen sürdürülebilir bir stratejik güç unsuru olarak değerlendirmektedir.
Bu yönüyle jeopolitiği, coğrafya, devlet kapasitesi ve medeniyet tasavvurunun birlikte şekillendirdiği çok boyutlu üç alanı olarak ele almaktadır. Aynı zamanda bu yaklaşım, jeopolitiğin medeniyet, değer ve meşruiyet boyutlarını da analize dâhil ederek teopolitik perspektifin teorik temelini oluşturmaktadır.
Teopolitik boyut: NATO, İslam Dünyası ve yeni........
