Kızıldere: Karanlığın ürettiği ışık
MEHMET TAŞ / LONDRA – Yarım asır önce, 30 Mart 1972’de, Mahir Çayan ve on yoldaşı, yanlarında esir aldıkları üç yabancı teknisyenle birlikte Tokat’ın Kızıldere köyünde bir eve sığındılar. Amaçları açıktı: Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın idamını engellemek.
Gün ağarırken ev, güvenlik güçleri tarafından ağır silahlarla kuşatıldı. Teslim ol çağrılarına verilen kararlı ret, kısa sürede yerini korkunç bir saldırıya bıraktı. Ev kurşun yağmuruna tutuldu, duvarları delik deşik edildi. Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’nin (THKP-C) kurucusu ve lideri Mahir Çayan başta olmak üzere on devrimci yaşamını yitirdi. Yalnızca Ertuğrul Kürkçü, tesadüflerin yardımıyla hayatta kaldı.
Bu ev, 2024 yılına kadar karanlığa terk edilmiş bir harabe olarak kaldı. Oysa o harabenin içinde yalnızca bir trajedi değil, bir kuşağın idealleri, cesareti ve fedakârlığı yatıyordu.
Ben, o devrimcilerden yalnızca Sabahattin Kurt’u —“Kürt Sebo”yu— yakından tanıyordum. 12 Mart darbesinin ardından, Mahir’in çağrısıyla Ankara’ya gizlice geçmişti. Ben de aynı dönemde arandığım için Antakya’dan İstanbul’a, sebze yüklü bir kamyon kasasında kaçak olarak gitmiştim. Hayatlarımız baskı koşullarının gölgesinde kesişmişti.
Onlar, yirmili yaşlarının başında, iyi eğitimli, insan sevgisiyle dolu gençlerdi. Eşitlik, özgürlük ve adalet uğruna ölümü göze almışlardı. 1970’lerde onların açtığı yolda yürüyenler, Kızıldere’de sergilenen bu cesur duruş için ağıtlar yaktı; türküler dilden dile dolaştı. Ve hiçbiri o karanlığın bir gün mutlaka bir ışık üreteceğine dair inancını kaybetmedi.
Sabahattin Kurt’la Akdeniz Dev-Genç Komitesi’nde bir yılı aşkın süre birlikte çalıştım. Ancak onun nasıl bir politik strateji savunduğunu, Mahir’le ne ölçüde aynı görüşleri paylaştığını o dönemde bilmiyordum. Mahir’in el yazması “Kesintisiz Devrim” metinlerinden de habersizdim. Bu metinler, çok daha sonra, İstanbul’da sıkıyönetim koşullarında teksir halinde elime geçti.
Mahir Çayan, Fransa’daki 1968 olaylarının deneyimini, Leninist tezlerle ve Küba Devrimi’nin pratiğiyle birleştirerek, Türkiye’nin özgün koşullarına uyarlamaya çalıştı. Bu çaba, THKP-C’ye özgü bir Marksist-Leninist yönelimin temelini oluşturdu.
20.yüzyılın ilk yarısında Lenin, “öncü parti” teorisiyle devrimci mücadelenin yönünü değiştirmişti. Yüzyılın ikinci yarısında ise Fidel Castro, politik silahlı mücadele anlayışıyla özellikle az gelişmiş ülkelerde derin bir etki yarattı. Mahir bu iki damarı sentezleyerek kendi özgün çizgisini kurmaya yöneldi.
Bu yaklaşım, Sovyet merkezli ortodoks çizgiye mesafeli duruyordu; Latin Amerika’dan Asya’ya, Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar birçok ülkede, sömürgeciliğe ve bağımlılığa karşı mücadele eden hareketler için esin kaynağı oluyordu.
Mahir Çayan, “Kesintisiz Devrim II”de, Türkiye’nin tarihsel, toplumsal ve ekonomik özgünlüklerinden hareketle “Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi”ni bir devrim stratejisi olarak tanımlar. Bu strateji, kır ve şehir mücadelesini, silahlı propagandayı ve kitle hareketlerini diyalektik bir bütünlük içinde ele alır. Gerilla savaşı, bu anlayışta yalnızca askeri bir faaliyet değil, aynı zamanda politik gerçekleri açığa çıkaran bir mücadele biçimidir.
Dev-Yol ve Dev-Genç gibi yapılar da büyük ölçüde bu perspektif doğrultusunda gelişti.
Ancak bizler, tarihsel TKP geleneğinden gelenler olarak, 1970’lerde bu çizgiye karşı ideolojik mücadele yürütüyorduk. Onları “maceracı” ve “goşist” olarak nitelendiriyorduk.
12 Eylül darbesinden bir yıl sonra, uzun süre eleştirdiğim bu düşüncenin başarıya ulaştığı Küba’ya gitme fırsatı buldum. Beni gönderen yoldaş, “Küba ve Latin Amerika deneyimi çok önemli, partinin buna ihtiyacı var,” demişti. O an bir çelişki hissetsem de, Fidel ve Che’nin topraklarına gitme düşüncesi içimdeki bütün tereddütleri susturmuştu.
Havana Üniversitesi’nde okuduğum yıllarda, Latin Amerika’nın dört bir yanından gelen devrimcilerle tanıştım, onların hikâyelerini dinledim. Mücadelenin farklı biçimlerini, farklı yollarını yakından gördüm.
Yıllar sonra, aynı yoldaşla Küba Komünist Partisi kongresinde karşılaştık. Latin Amerikalı konuşmacıların konuşmalarını “¡Viva Fidel!” sloganıyla bitirmesine dikkat çekerek, bunun bir tür kişilik kültüne yol açabileceğini söyledim. “Söylemesek daha doğru olmaz mı?” diye sorduğumda aldığım yanıt basitti: “Söyle yoldaş, bir şey olmaz.”
Bu cevap, yıllardır zihnimde taşıdığım çelişkiyi yeniden su yüzüne çıkardı. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve İbrahim Kaypakkaya Küba, Çin ve Vietnam devrimlerinin açtığı yoldan ilham almışlardı. Peki biz neden onları “maceracı” diyerek dışlamış, hatta karşı karşıya gelmiştik? Bu nasıl bir tutarsızlıktı?
Bugün, faşizmin güç kazandığı, emperyalist savaşların kesintisiz sürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Böylesi bir dönemde, kalabalık meydanlarda “Yaşasın Mahir!”, “Yaşasın Deniz!”, “Yaşasın İbo!” diye haykırma isteği insanın içinde daha da büyüyor. Çünkü onların insanlığa adanmışlığı, eşitlik ve özgürlük uğruna gösterdikleri kararlılık, unutulacak bir miras değildir.
Abdullah Öcalan’ın “Mahirler toprağa düştü, biz filizlendik” sözü, bu tarihsel sürekliliği çarpıcı biçimde ifade eder. Dili yasaklanmış, kimliği bastırılmış bir halkın direnişin her biçimine başvurması, tarihsel olarak anlaşılır bir gerçekliktir.
Ancak bugün, gerek Kürt özgürlük hareketi içinde, gerekse Dev-Yol geleneğinden gelen yapılar arasında, Mahir’in çizgisinden önemli sapmalar ve parçalanmalar yaşanmıştır. Latin Amerika’da ise pek çok eski gerilla hareketi silahlı mücadeleyi terk ederek sivil-demokratik alana yönelmiştir.
1959’dan 2000’lere uzanan süreçte silahlı mücadele üç evreden geçti. Küba Devrimi’yle başlayan ilk evre, 1960’larda kırsal alanlarda yoğunlaştı ve Che Guevara’nın 1967’de öldürülmesiyle son buldu. İkinci evre, Orta Amerika’da hem kırsal hem kentsel biçimler aldı; Nikaragua’da zaferle, Güney Amerika’da ise askeri darbelerle sonuçlandı.
2000 yılında Hugo Chávez’in Venezuela’da seçimle iktidara gelmesi ve “21. Yüzyıl Sosyalizmi”ni ilan etmesiyle yeni bir dönem başladı. Dağlardaki gerillalar silah bırakarak siyasal mücadeleye yöneldi. Bu süreç, sol içinde çoğulculuğu artırdı; öncü parti ve öncü gerilla anlayışının yerini geniş cepheler, platformlar ve birleşik hareketler aldı.
Marksizm’den esinlenen yeni sol akımlar güç kazandı; seçimler kazanıldı, muhalefet yeniden şekillendi. Aynı zamanda Marksizm-Leninizm referanslı radikal damar da bu geniş hareketler içinde güçlenerek varlığını sürdürdü.
Bu tarihsel deneyimler, “öncülük”, “reform”, “devrim” ve “revizyonizm” etrafındaki sert ideolojik ayrımları zamanla aşındırdı. Hareketler kitleselleşti, liderlikler kolektifleşti.
Türkiye’de ve Latin Amerika’da solun bu diyalektik dönüşümü kavraması zaman aldı. Ama tarih, yalnızca yenilgilerin değil, öğrenmenin ve dönüşmenin de tarihidir.
Kızıldere’de, Uruguay’da, Şili’de, Kolombiya’da binlerce devrimci, dağların, ormanların derinliklerinde hayatını kaybetti. Ancak diyalektiğin değişim yasasına inananlar, o karanlıklardan yeni yollar çıkarmayı başardılar.
Kızıldere, yalnızca bir son değil, aynı zamanda bir başlangıçtı. Ve bazen, en koyu karanlık, en güçlü ışığı üretir.
Bu yazıya emoji ile tepki ver
