Gericilik, karşı devrim, kapitalizm
BU YAZIYI NEDEN YAZDIM?
Türkiye son çeyrek asırda büyük dönüşümler geçirdi. Ülkemizin 200 yıllık gelişme süreci sonunda elde ettiği hukuk devleti, kanun önünde eşitlik, yargı güvencesi, örgütlenme hakkı, seçme ve seçilme hakkı dejenere edildi.
Kamu hizmetine girmede fırsat eşitliği gibi temel hak ve hürriyetler fiilen ortadan kaldırıldı.
Türkiye, Cumhuriyet Devrimi’nin inşa ettiği demokratik kurumları- bütün eksiklikleri ve eleştirilere rağmen -çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma pusulasını kaybetmiş görünüyor. Bunun nedeni iktidar partisinin yürüttüğü siyasadır.
İktidar partisi hileli seçimlerle demokrasiyi bir plebisit rejimine dönüştürmüştür.
İktidarın 2000’lerin başında takiye ile saklamaya çalıştığı rejimin temellerine ilişkin kötü niyetleri artık açıktır. “Geçti artık o günler… ‘Atı alan Üsküdar’ı geçti’ sözleri boşuna söylenmiş değildir.
İktidar yaptığı anayasa değişiklikleri ile laiklik ve hukuk devleti ilkelerinden tamamen uzaklaşmış bulunuyor.
Ama Türkiye bu noktaya iktidarda bulunan parti tarafından son çeyrek asırda getirilmedi. Bunun bir de tarihi arka planı vardır. Bu yazımda bu süreci örneklerle ele almak istedim.
Türkiye tarihinde, irticai eylemleri Lale Devri’ne kadar götürmek mümkündür.
1876 Kanun-ı Esasisine önderlik eden Mithat Paşa ve yenilikçi kanadın (Hizb-i Cedid) Yıldız’da düzmece bir mahkemede yargılanıp (1881) Taif’te boğdurulması (1884) siyasi tarihimizde önemli bir eşik oluşturur. Bu nedenle Türkiye karşı devrimler tarihini Mithat Paşa’nın katli ile başlatmak yanlış olmaz.
Türkiye Taif’teki bu cinayetten sonra, milli egemenlik ve demokratik temsil çizgisi ile özünde teokratik – monarşist devlet yanlıları arasında inişli çıkışlı seyreden bir mücadele izledi.
Büyük Atatürk’ün önderliğinde başarıya ulaştırılan Türk Devrimi karşısında ağır bir yenilgiye uğrayan gericilik öfkeli sessizliğini çok partili siyasi hayatın kurulmasına kadar sürdürdü.
50’lerde Demokrat Partiye sızmalarla başlayan karşı devrimci örgütlenmeler zaman zaman duraklamalar geçirse de son üç çeyrek asırda rejimin zayıf noktalarından yararlanarak artık iktidara gelmiş bulunuyorlar.
Bugün itibariyle, Türkiye Devletinin laik demokratik insan haklarına saygılı, bir hukuk devleti olduğundan söz etmek imkansızdır.
Bu yazımda rejim karşıtlarının argümanlarını hatırlatarak bugünlere nasıl geldiğimizi ele almak istedim.
VAHDETTİN ATATÜRK’E 40. 000 ALTIN VERDİ
Gerici literatürde Atatürk’ün Anadolu’ya giderken yanında götürdüğü (Vahdettin’in vatanı kurtar diye verdiği) 40. 000 altından sıklıkla bahsedilir. Bu bir hayal ürünüdür.
Atatürk ordu müfettişliği karargahındaki subayların üç aylık maaşları ve maiyetindeki eratın tayın ihtiyacını karşılayacak kadar zimmetli bir para ile yola çıkmıştır. Bu gayet normaldir. Bu miktar kendisine hükümet tarafından verilmiştir.
Askerlikten tard edildikten sonra Müdafaa-i Hukuk önderlerinin yaşadığı maddi zorluklar, böyle bir para ile Anadolu’ya çıktığı iddiasını geçersiz kılar. Ordu müfettişine bu miktarda bir paranın tediye edildiğine dair bir belge de mevcut değildir.
LOZAN’DA HİLAFETİN KALDIRILACAĞI SÖZÜ VERİLDİ
Lozan Barış Konferansı’nda 200 yılın muhasebesi yapıldı. Türk delegasyonu (Heyet-i murahhasa) karşısında Birinci Dünya Savaşının galipleri vardı. 1923 Şubatında görüşmeler mali meseleler, kapitülasyonlar, tam bağımsızlık (istiklal-i tamme) başlıklarında kilitlendi. Türk heyeti müzakere masasından ayrıldı. Ankara’ya döndü. Görüşmeler kesintiye uğradı.
Müzakere masasında delegasyonumuz TBMM’nin kendisine verdiği siyasi veçhe doğrultusunda tavizsiz bir şekilde görüşmeleri sürdürdü.
Başta İngiltere olmak üzere müttefikler, Türkiye’deki gayri müslim azınlıkların hukukunu sürekli gündemde tutmak istediler.
Argümanları şuydu: Siz teokratik bir devletsiniz. Bu nedenle Hristiyan cemaatlerin Batı’nın himayesi altında olması gerekir. Barış antlaşmasında bunun güvence altına alınması zorunludur tezini sürekli gündemde tuttular.
Buna karşı başdelege İsmet Paşa ve diğer murahhaslar (Rıza Nur ve Hasan Saka) TBMM Hükümetinin milli egemenliğe dayalı, yurttaşların eşitliğini esas alan yeni bir devlet olduğunu, barıştan sonra yapılacak düzenlemelerle (Medeni Hukuk alanında) çağdaş ilkelere göre devletin yapılandırılacağını ifade ettiler. Bu söz aslında “Türkiye Devleti laik bir devlet olacaktır” anlamına geliyordu.
Milli egemenlik ilkesinin yürürlükte olduğu modern bir devlette bir ortaçağ kurumu olan ve temeldemonarşiyi meşrulaştırma işlevi gören hilafetin korunması söz konusu olamazdı.
Hilafetin saltanattan ayrılarak hanedan tarafından temsil edilmesi anlamsızdı. Ayrıca TBMM tarafından halife seçilen Abdülmecid Efendi’nin etrafında karşı devrim güçlerinin toplanması, halifeye siyasi bir rol atfedilmesi kaçınılmazdı. Çünkü eşyanın tabiatı gereği hilafet hükümet demekti.
Bu gelişmeler karşında hilafetin kaldırılması zaruri ve meşru idi.
1922- 1924 yılları arasında TBMM kararı ile gayri siyasi bir makam olarak muhafaza edilen hilafetin kaldırılması saltanatın zahiri görüntüsünden kurtulmaktı.
431 sayılı yasa ile, İstanbul’da padişah rolü oynayan halife ve Osmanlı hanedanı yurtdışına çıkarıldılar. Türkiye Devletini kuran önderler çağdaş bir devletin gereği olan yönünde radikal bir adım attılar.
İddia edilenin tersine İngiltere, hilafetin varlığından en fazla istifade eden devlet olmuştur. Hilafetin lağvı cumhuriyet devriminin nihai sonucudur. Hilafet saltanat demektir. Bu da cumhuriyet ile bağdaşmaz.
80 YILDA HEYKELDEN BAŞKA NE YAPTILAR?
Avam düzeyinde karşı devrim ideooljisi Ortaçağ’dan beslenir. Bu durum VI. Yüzyıl Araplarının yaşam koşullarına işaret eder. İslam politeist Arap yarımadasında monoteist bir din olarak doğmuştur. Mekke’nin fethi esnasında Kabenin yüzlerce tanrı heykelciliği ile dolu olduğunu hatırlayalım.
İslam, monoteist diğer iki İbrahimi dinden resepsiyonları olan bir dindir. Onları tahrif edilmiş olarak görür. Şeriat aynı şeriattır savı sıklıkla dile getirilir.
Hazreti Muhammed’in Mekke’deki ilk icraatı tanrı heykellerini şahsen tahrip ederek Kabeyi (bir soyutlama olarak) Allah’ın evine (eloah-el ilah) dönüştürmesi olmuştur. Bu eylem İslam tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir.
İslamda resim, heykel, müzik (teganni) yasağı vardır. Heykel yasağının kabedeki putlar (tanrı heykelcikleri) ile ilgisi vardır. İslam, heykelleri yıkarak egemen din haline geldi. bir uygarlık mirası olan NinovaAsur heykellerini IŞİD’in tahrip etmesinin nedeni budur. DAEŞ (IŞİD) 4000 yıllık eserleri bombalamıştı. Resim de Allah’ın yaratma gücüne şirk koşma olarak görüldüğünden resim sanatı İslam ülkelerinde gelişmemiştir. İslamda minyatür vardır. Minyatürde perspektif yoktur. Bu konuda da peygamberin resmedilme kaygısı vardır.
Minyatürlerde Hazreti Muhammed yüzü peçe ile kapatılmış olarak tasvir edilir.
Müziğin haram olduğunu da çeşitli ilmihallerde görmek mümkündür. Bu yasaklar Emeviler ve sünni ulemanın verdiği fetvalarla pekiştirilmişti. Ancak yüzyıllar içinde heykel dışında diğer güzel sanatlar yasakları görmezden gelinmeye başladı. Ulema resim ve müziği teşvik etmez. Görmezden gelir.
Bütün bu tabu rejimine rağmen muhteşem bir Arap ve Fars musikisi doğmuştur. Bunun kökeninde islam öncesi asırların bulunduğunu unutmamak gerekir.
Modernleşme ile birlikte özellikle Osmanlı elitleri içinde resim ve müzik bir uğraşı alanı oldu. Batı aristokrasisi ve burjuvazisi gibi.
Batılı anlamda besteler yapan Osmanlı padişahları vardır. Ama heykel duyarlılığı (tabusu) hiç değişmedi. Devam etti.
Maktul ve makbul Damat İbrahim Paşa Budin seferinden dönerken ganimet olarak üç heykel getirdi: Herkül, Apollon, Artemis. Pargalı İbrahim Paşa heykelleri Sultanahmetteki sarayının önüne diktirdi. Halktan ve ulemadan büyük tepki aldı. Getirdiği heykellerin put olduğuna dair şiirler bile yazıldı. Damat Paşa siyaseten katl edildikten sonra malları müsadere edildi. Heykeller ortadan kaldırıldı. Muhtemelen parçalandı.
Ayasofya’nın önünde devasa bir sütun üstünde bir Jüstinyen heykeli vardı. Heykel Doğuyu gösteren bir atlı idi. Sütun 543 yılında dikilmişti.
Muazzam boyutlarda bu heykel tunçtan yapılmıştı.
Fetihten sonra bu tunç heykel parçalara ayrılarak eritildi. Malzeme olarak silahhanede kullandı. (Bu olayın ne zaman olduğuna dair farklı rivayetler var) Hülasa, İslam Dünyasında heykel tabu grubununa girer. Buna rağmen Osmanlı seçkinleri arasında heykel dışında güzel sanatlar ilgisi vardır.
Sokak röportajlarında iktidar partisini destekleyen yurttaşlarımızdan sıklıkla duyduğumuz “ ne yaptılar ki heykelden başka” sözlerindeki öfkenin altında yatan anlam budur. 80 yıldır Kemalizm heykel (put) yapıyor demek istiyorlar.
Anadolu’nun küçük kasabalarında Atatürk büstlerinin “Beton Mustafa, put adam” diye anılmasının nedeni budur. Bu sözleri telaffuz edenler 1500 yıl sonra Ortaçağ’da yaşamaktadırlar.
Oysa ki Sultan Abdülaziz uzun Avrupa seyahatinden sonra Osmanlı Saraylarını Batıdakiler gibi tezyin etmek istemişti. Peyzaj ile zenginleştirilmiş, içinde heykellerin bulunduğu saray bahçelerinden etkilenmişti.
Aynısını kendi saraylarında görmek istedi. Böylece Avrupa’nın taklit edildiği bir döneme girilmiş oldu. Heykeltraşlara heykeller sipariş edildi. Getirtildi. Bunlar esas itibariyle hayvan heykelleridir. Ve halkın göremeyeceği uzak noktalara konumuştur.
Resim tabusu Sultan II. Mehmed’ten itibaren zayıf bir tabu idi. Sarayın daima Avrupa’dan getirttiği kadrolu ressamları olmuştur. Joseph Warnia Zarzecki, Antuan Melling, Fausto Zonara, İvan Ayvazovski gibi.
II. Abdülhamid Fausto Zonaro’yu saray kadrosuna almış; Akaretlerde üç katlı bir ev tahsis etmişti. Zonaro ustanın bir de ünvanı vardı: Ressam-ı hazreti şehriyari. Zonaro’nun eşi Eliza’nın çektiği fotoğrafların bir kısmı tabloya dönüşmüştü.
Hatta Kayser Wilhelm II İstanbula geldiğinde misafir edileceği Şale Köşkü için yağlı boya tablolar sipariş edilmişti.
Son halife Abdülmecid Efendi de beste yapacak kadar piyanoya hakim olduğu gibi Avrupa resim sergilerinde dikkate alınacak kadar eserler verebilen bir ressamdı.
VAHDETTİN MUSTAFA KEMAL PAŞA’YI ÜLKEYİ KURTARMAK İÇİN ANADOLU’YA GÖNDERDİ
Mustafa Kemal Paşa Damat Ferit Paşa hükümeti tarafından Anadolu’ya gönderildi. Görevlendirme kararnamesi Takvim-i Vakayi’de yayınlandı. (5 Mayıs 1919) Verilen görev geniş askeri ve mülki yetkileri içeriyordu. Bu nedenle hükümet kararnamesi öncesinde Harbiye Nazırı ve Dahiliye Nazırından onay alındı. Elbette Sadrazam Ferit Paşa ve yürütmenin başı olarak Sultan Vahidettin’in imzasını içeriyordu.
Bu geniş yetkilerin verilmesinin nedeni müttefik karargahının şikayetleri idi. İddiaya göre Türkler Doğu Karadenizde Pontus Rumlarını katlediyorlardı. Hükümetten istedikleri bölgede kamu düzeninin sağlanması idi.
İttihat ve Terakki’nin Enver Paşa kanadı tarafından savaş boyunca dışlanmış olan Mirliva Mustafa Kemal Paşa yetkin bir general olarak Pontus Rumlarını korumak ve bölgede emniyet ve asayişi sağlamak maksadıyla Anadolu’ya gönderilmiştir.
Müttefikler bölgede güvenlik sağlanamazsa, Kilikya (Çukurova) ve İyonya’da (İzmir) olduğu gibi doğrudan müdahale hakları olduğunu -mütareke ahkamına göre- ileri sürüyorlardı.
Mustafa Kemal Paşa’nın göreve atandıktan sonra Sultan Vahdettin’i ziyareti dönemin devlet usul ve erkanının bir gereği idi. Önemli bir göreve atanan bir generalin padişahı ziyareti idi.
Beşiktaş Sinan Paşa Camiinde Cuma Selamlığına katılması “Fahri yaveri hazreti şehriyari” sıfatı nedeniyledir. Açılımı: padişahın fahri yaveri demektir.
Vahdettin’e atfedilen “ Paşa… paşa-önündeki bir tarih kitabını göstererek şimdiye kadar yaptıkların bu kitaba girmiştir. Bundan sonra da bu milleti kurtarabilirsin” sözleri Anadolu’da bir milli direniş hareketi örgütle anlamına gelmez.
Gazi’nin Samsun’a çıkışından........
