Mavi Vatan ve Deniz Yetki Alanları Yasası
Bugün böyle bir yasanın gündeme gelmesi geç kalmış ama stratejik açıdan son derece önemli bir adımdır. Çünkü artık mesele yalnızca deniz hukuku değildir.
Mavi Vatan kavramı 2006 yılının haziran ayında ortaya çıktığında Türkiye’nin deniz jeopolitiği tarihinin en kritik gerileme ve kuşatma dönemlerinden biri yaşanıyordu. Ancak bu sürecin kökeni yalnızca 2000’li yıllara değil, çok daha geriye, özellikle 1970’li yıllarda Ege Denizi’nde başlayan kıta sahanlığı krizlerine kadar uzanıyordu. Aslında Türkiye’nin bugün yaşadığı deniz yetki alanı mücadelesi bir anda ortaya çıkmış bir sorun değildir. Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye uzun süre kara merkezli bir güvenlik anlayışıyla hareket etmiş, denizler çoğu zaman ikincil stratejik alan olarak değerlendirilmiştir. Soğuk Savaş boyunca NATO’nun güney kanadında Sovyet tehdidine karşı konumlanan Türkiye’de güvenlik refleksi büyük ölçüde kara savunması ekseninde şekillenmişti. Denizler ise çoğunlukla ulaştırma, balıkçılık ve kıyı güvenliği perspektifiyle ele alınmıştı. Halbuki dünya değişiyor, enerji taşımacılığı, denizaltı doğal kaynakları, deniz ticaret yolları, veri kabloları, denizaltı enerji altyapıları ve boğaz güvenliği denizleri yeniden büyük güç rekabetinin merkezine taşıyordu. Küreselleşen ekonominin omurgasını deniz taşımacılığı oluştururken, denizaltındaki enerji ve veri hatları da devletlerin yeni jeopolitik damarları haline geliyordu. Türkiye ise üç tarafı denizlerle çevrili olmasına rağmen uzun yıllar boyunca bu dönüşümü stratejik düzeyde yeterince okuyamadı.
1976 KITA SAHANLIĞI KRİZİ
Türkiye’nin Ege’de deniz yetki alanları konusunda ilk büyük kırılmayı yaşadığı dönem 1970’li yıllardır. 1973 yılında petrol krizinin ardından Ege Denizi’nde hidrokarbon potansiyeline yönelik ilgi hızla arttı. Yunanistan’ın Ege’de Türkiye’nin haklarını dikkate almadan kıta sahanlığına yönelik tek taraflı girişimlere başlaması üzerine iki ülke ilk kez ciddi biçimde karşı karşıya geldi. Türkiye açısından mesele yalnızca petrol arama ruhsatı değildi. Ege’de hangi kıyının, hangi adanın, hangi coğrafi oluşumun ne ölçüde deniz yetki alanı üreteceği sorunu ortaya çıkmıştı. Bu kriz, Ege’nin artık yalnızca iki NATO müttefiki arasındaki siyasi sorun olmaktan çıktığını, doğrudan jeopolitik egemenlik meselesine dönüştüğünü gösterdi. 1976 yılında Türkiye’nin araştırma gemisi Hora (Sismik-1)’in faaliyetleri sonrası kriz tırmandı ve mesele uluslararası gündeme taşındı. Aynı yıl imzalanan ve sorunu bugüne kadar donduran Bern Mutabakatı aslında Türkiye’nin Ege’de kıta sahanlığı sorununu hukuki ve siyasi zeminde yönetme iradesinin ilk önemli belgelerinden biri oldu. Bern Mutabakatının özü tarafların Ege’de kıta sahanlığı alanlarında tek taraflı adımlardan kaçınması ve sorunu müzakere yoluyla çözmeye çalışmaya davet edilmesiydi. Bu mutabakat Türkiye açısından çok önemliydi. Çünkü Yunanistan’ın Ege’de oldubitti yaratmasını önleyen bir siyasi fren mekanizması işlevi gördü. Ancak ilerleyen yıllarda Atina yönetimi bu mutabakatın ruhundan uzaklaştı ve Ege’de fiili durum yaratmaya yönelik politikalarını sürdürdü. Bugün yaşanan krizlerin önemli bölümü aslında 1976’da başlayan ve hiçbir zaman tam çözülemeyen kıta sahanlığı anlaşmazlığının devamıdır. Bu nedenle Ege’de yaşanan sorunları yalnızca güncel krizler üzerinden değil, yaklaşık yarım asırlık stratejik süreklilik içinde okumak gerekir.
1982 BM III. DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ (BMDHS) VE KITA SAHANLIĞI
1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) bu sorunları daha da derinleştiren yeni bir küresel hukuki çerçeve yarattı. Bu sözleşme klasik deniz hukukunun ötesine geçerek kıta sahanlığı, münhasır ekonomik bölge, bitişik bölge, açık deniz rejimi ve derin deniz madenciliği gibi kavramları uluslararası sistemin merkezine yerleştirdi. Artık devletler yalnızca karasularını değil, deniz dibindeki enerji kaynaklarını, balıkçılık haklarını, biyolojik kaynakları ve denizaltı ekonomik alanlarını da stratejik egemenlik alanı olarak değerlendirmeye başlıyordu. Ancak özellikle adalara tanınan deniz yetki alanı üretme kapasitesi Türkiye açısından yaşamsal sorunlar doğuruyordu. Çünkü Ege Denizi sıradan bir coğrafya değildir. Yüzlerce ada, adacık ve kayalıkla parçalanmış yarı kapalı özel bir denizdir. Eğer bu sistem Yunanistan’ın yorumladığı şekilde uygulanırsa Anadolu kıyıları birkaç kilometre öncesinde deniz yetki alanı kaybına uğrayacak, Türkiye Ege’de ve Doğu Akdeniz’de kendi kıyılarına sıkıştırılacaktır. Bu nedenle Türkiye BMDHS’e taraf olmadı. Ancak mesele yalnızca sözleşmeye taraf olmamak değildi. Türkiye belirli maddelere sistematik biçimde itiraz eden ısrarlı itirazcı devlet pozisyonu geliştirdi. Özellikle sözleşmenin 3’üncü (karasuları genişliği), 33’üncü (bitişik bölge) ve 121’inci (adaların karasuyu, kıta sahanlığı rejimi) maddeleri Ankara açısından ciddi sorunlar içeriyordu. Bu maddelere Türkiye başından itibaren ısrarlı itirazcı olmuştur. Ayrıca Türkiye 1958’den beri adaların kıta sahanlığı üretmesi konusuna -özellikle kıta devleti önündeki adaların otomatik kıta sahanlığı üretmesine- karşı çıkıyor ve pozisyonunu 1958 öncesi teamül hukukuna dayandırıyor. Çünkü Ege’de birkaç kilometrekarelik küçük ada ve kayalıklara yüzlerce kilometrelik Anadolu kıyılarından daha fazla etki verilmesi coğrafyanın gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Türkiye’nin yaklaşımı yalnızca siyasi bir tez değil, coğrafya, güvenlik ve jeopolitik gerçekliğe dayanan uzun süreli devlet pratiğinin ürünüdür. Bu nedenle Ankara’nın BMDHS’e yönelik yaklaşımı dönemsel değil stratejiktir. Türkiye’nin itirazı esasen Ege’nin özel coğrafi yapısından kaynaklanmaktadır. Çünkü Ege’de uygulanacak mekanik ada hukuku anlayışı, kıta devletinin denize çıkışını fiilen engelleyen sonuçlar doğurabilir.
YUNANİSTAN’IN 12 MİL TEHDİDİ
Yunanistan’ın Ege ve Akdeniz’i Yunan egemenlik alanı haline getirme vizyonu 1982 BMDHS ile uyumluydu. Henüz sözleşme görüşmeleri devam ederken Yunanistan sözleşmenin 3. Maddesi........
