1453’ten 2026’ya: Batı’nın 500 yıllık dünya sistemi sona ererken
Post kolonyalizm dönemi kapanırken 21.yüzyılın temel jeopolitik sorusu artık Batı’nın dünyayı nasıl yöneteceği değil, tek başına yönetemediği bir dünya ile nasıl yaşayacağıdır.
Dünya tarihinin bazı kırılma noktaları, yaşandıkları dönemin çok ötesinde sonuçlar yaratır. 1453’te İstanbul’un atalarımızın eline geçmesi bunlardan biridir. Tarihçiler 1453’ü çoğunlukla Bizans İmparatorluğu’nun sonu, orta çağın kapanması ve yeni çağın başlaması olarak yazar. Oysa yaşanan kırılma bundan çok daha büyüktür. İstanbul’un fethi sonuçları bugüne kadar neredeyse 500 yıl devam eden çok daha büyük süreci başlattı. İstanbul’un fethi ve ardından Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar, Karadeniz, Doğu Akdeniz, Mısır ve Kızıldeniz üzerindeki hâkimiyetinin genişlemesi, Avrupa ile Asya arasındaki eski jeoekonomik düzenin değişmesinde önemli bir eşik oluşturdu.
Çin ve Hindistan başta olmak üzere Asya’nın zenginlikleri yüzyıllar boyunca İpek ve Baharat yolları üzerinden Batı’ya taşınıyordu. İstanbul ve Doğu Akdeniz bu sistemin önemli düğüm noktalarıydı. Venedik ve Ceneviz gibi denizci cumhuriyetler bu ticaretin Akdeniz ayağından büyük zenginlik elde etmişlerdi. Yeni jeopolitik şartlar ise Avrupalıları Asya’ya alternatif yollar aramaya yöneltti.
1095 sonrasında başlayan ve yaklaşık iki yüzyıl boyunca devam eden Haçlı Seferleri sırasında Türklerle defalarca karşı karşıya gelen Hristiyan Avrupa için, Türklerin 1453’te İstanbul’u ele geçirmesi büyük bir jeopolitik ve psikolojik sarsıntı yarattı. Doğu Roma’nın başkentinin Osmanlı hâkimiyetine girmesi yalnızca bir imparatorluğun sonu değildi, Avrupa açısından Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Asya’ya uzanan geleneksel ticaret yollarındaki güç dengesinin de köklü biçimde değişmesi anlamına geliyordu.
Batı’nın bu değişime verdiği cevaplardan biri coğrafi oldu. Osmanlı hâkimiyet alanlarını aşarak Asya’ya alternatif deniz yollarından ulaşmak hedeflendi. Kuşkusuz Avrupa’nın okyanuslara açılmasının tek nedeni İstanbul’un fethi değildi. Denizcilik ve gemi teknolojisindeki ilerlemeler, sermaye birikimi, baharat ticaretinin olağanüstü kârlılığı ve Avrupa devletleri arasındaki rekabet de bu dönüşümü hazırlamıştı. Ancak Osmanlı gücünün Doğu Akdeniz ve geleneksel doğu-batı ticaret güzergâhları üzerindeki ağırlığının artması, alternatif yollar arayışını hızlandıran önemli jeopolitik etkenlerden biri oldu.
Portekizliler Afrika kıyılarından güneye ilerleyerek Ümit Burnu’nu aştı ve Hint Okyanusu üzerinden Hindistan’a ulaştı. Batıya yönelen İspanyollar ise Asya’ya ulaşmak isterken Amerika kıtasına vardılar. Böylece Avrupa’nın ekonomik ve askerî ufku Akdeniz’in sınırlarını aşarak Atlantik ve Hint Okyanusu’na taşındı. Ardından sömürge imparatorluklarının temelleri atıldı ve dünya ekonomisinin ağırlık merkezi birkaç yüzyıllık süreç içinde Akdeniz’den Atlantik’e doğru kaymaya başladı.
ATLANTİK SİSTEMİ VE BATI’NIN YÜKSELİŞİ
Bu dönüşüm yalnızca yeni ticaret yollarının bulunması anlamına gelmiyordu. Portekiz ve İspanya ilk büyük okyanus imparatorluklarını kurarken Hollanda, 17. yüzyılda ticaret, denizcilik, sigorta ve finansı çok daha gelişmiş bir sistem içinde birleştirdi. Amsterdam dünya ticaretinin ve finansının başlıca merkezlerinden biri haline geldi. Akdeniz’in denizci cumhuriyetlerinde gelişmiş olan ticaret, kredi, sigorta ve denizcilik birikimi Atlantik dünyasında daha büyük ölçekli devlet ve sermaye yapılarıyla bütünleşti. Sonraki aşamada merkezin Londra’ya kaymasıyla İngiltere dünya sisteminin başat gücü haline geldi. 20. yüzyılda ise sistemin ağırlık merkezi Atlantik’in öteki yakasına, New York ve Washington’a taşındı.
Merkantilizm döneminde devlet, tüccar ve donanma birbirini tamamlıyordu. Donanma ticaret yollarını koruyor ve gerektiğinde açıyor, sermaye yeni bölgelere giriyor, devlet ise bu ekonomik genişlemeyi siyasi ve donanma başta olmak üzere askerî güçle destekliyordu. Sanayi Devrimi bu mekanizmayı çok daha ileri taşıdı. Avrupa sanayisinin hammaddeye, enerjiye ve pazarlara duyduğu ihtiyaç arttıkça kapitalizm emperyalizmle bütünleşti. 19.yüzyılda İngiltere bu düzenin merkezindeydi. Kraliyet Donanması yalnızca Britanya kıyılarını koruyan bir donanma değil, küresel ticaret yollarının güvenliğini ve gerektiğinde denetimini sağlayan dünya çapında bir güçtü. Londra finansı, sigorta sistemi, limanlar, deniz ulaştırma rotaları, kömür istasyonları ve stratejik boğazlar aynı küresel mimarinin parçaları haline geldi. Böylece yaklaşık beş yüzyıl sürecek Batı merkezli dünya düzeninin temelleri atıldı. Sistemin merkezindeki devlet zaman içinde değişti. Önce Portekiz ve İspanya, ardından Hollanda, İngiltere, Fransa ve nihayet Amerika Birleşik Devletleri öne çıktı. Fakat sistemin özü büyük ölçüde aynı kaldı. Bu sistemde deniz yollarına erişim, sermaye birikimi, teknolojik üstünlük ve askerî güç, dünya ekonomisinin merkezini kontrol eden devletlere olağanüstü avantaj sağladı. Sanayi devrimlerinin her ikisinin de batıda gerçekleştirilmesi ve özellikle gemilerde yelkenden, kömüre; kömürden petrole geçerek tüm kıtalara okyanus ve denizden erişimi kontrol edebilmenin de sağlanması ile merkantilizmden kapitalizme, emperyalizmden küreselleşmeye uzanan süreç hızlandı.
1945: SÖMÜRGECİLİK BİTTİ, HİYERARŞİ DEVAM ETTİ
İki dünya savaşı Pax Britannica’nın gücünü tüketirken ABD, Batı sisteminin yeni merkezine yerleşti. Aynı dönemde klasik sömürge imparatorlukları çözülmeye başladı. Hindistan’dan Endonezya’ya, Cezayir’den Afrika’nın büyük bölümüne kadar onlarca ülke bağımsızlığını kazandı. Ancak siyasi bağımsızlık her zaman ekonomik ve stratejik bağımsızlık anlamına gelmedi.
Sömürge valileri çekilirken doğrudan yönetimin yerini yeni nüfuz ve bağımlılık mekanizmaları aldı. ABD öncülüğündeki askerî ittifaklar, küresel üs ağı, NATO, Bretton Woods düzeni, dolar merkezli finans sistemi, IMF ve Dünya Bankası yeni düzenin temel kurumları oldu. Birleşmiş Milletler egemen eşitlik ilkesini temsil ederken Güvenlik Konseyi’nin veto sistemi büyük güçler arasındaki gerçek hiyerarşiyi yansıtıyordu.
1945 aynı zamanda ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş’ın başlangıcıydı. İki süper güç doğrudan karşı karşıya gelmekten kaçınırken rekabet Kore’den Vietnam’a, Laos ve Kamboçya’dan Afganistan’a, Afrika ve Latin Amerika’ya kadar yayılan savaşlar, darbeler ve vekâlet mücadeleleri üzerinden yürütüldü. ABD de çıkarlarını korumak amacıyla askerî müdahalelerin yanı sıra rejim değişiklikleri, örtülü istihbarat operasyonları ve yerel güçlere destek yöntemlerini kullandı. Yalnızca Kore ve Hindiçin savaşlarında milyonlarca insan hayatını kaybetti; Soğuk Savaş rekabetinin etkilediği diğer çatışmalar eklendiğinde insan bilançosu çok daha ağırlaştı.
Kısacası klasik sömürgecilik sona erdi ancak büyük güç siyaseti ortadan kalkmadı; biçim değiştirdi. Doğrudan yönetimin yerini nüfuz alanları, askerî üsler, ittifaklar, finansal bağımlılık ve vekâlet savaşları aldı. Sovyetler Birliği yaklaşık yarım yüzyıl boyunca Batı sistemine askerî ve ideolojik bir karşı ağırlık oluşturdu. 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bu denge ortadan kalkacak ve dünya bambaşka bir döneme girecekti.
SOĞUK SAVAŞ SONRASI: YENİ AMERİKAN YÜZYILI
Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ABD, karşısında küresel ölçekte dengeleyici bir güç kalmayan benzersiz bir askerî, ekonomik ve teknolojik üstünlüğe ulaştı. Ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesini yeni bir barış dönemi izlemedi. 1990’larda yükselen ve daha sonra George W. Bush yönetiminde etkili olan neocon çevreler, sadece Amerikan üstünlüğünün korunması değil aynı zamanda İsrail’in jeopolitik hedeflerinin geliştirilmesi amacına yönelik olarak Amerikan askerî gücünün rıza için değil zorlama için kullanılmasını savundu. 1997’de önde gelen neoconlar tarafından kurulan Project for the New American Century (PNAC), Amerikan küresel liderliğinin korunması ve ABD askerî üstünlüğünün sürdürülmesini açıkça stratejik hedef olarak tanımlıyordu.
1991 Körfez Savaşı’yla başlayan yeni dönem, Yugoslavya ve Kosova müdahaleleri, 11 Eylül sonrasında Afganistan ve Irak savaşları, ardından Libya, Suriye, Yemen ve daha geniş coğrafyadaki askerî operasyonlarla devam etti. Özellikle 11 Eylül, Amerikan askerî gücünün kullanım alanını küresel ölçekte genişleten büyük kırılma oldu.
2001–2023 arasında Irak, Afganistan, Suriye, Yemen ve Pakistan’daki savaşlarda 940 binden fazla insan doğrudan savaş şiddeti nedeniyle öldü, bunların 432 binden fazlası sivildi. Sağlık sistemlerinin, ekonomilerin ve altyapının çöküşünden ve ayrıca mültecilerin toplu göç hareketlerinden kaynaklanan 3,6–3,8 milyon dolaylı ölüm de hesaba katıldığında toplam insan kaybının en az 4,5–4,7 milyona ulaştığı tahmin ediliyor. ABD, tüm bu saldırılara rağmen müdahale ettiği yerlere barış ve huzur getiremedi. Birinci Körfez savaşı hariç askeri zafer elde edemedi. Çoğunda Vietnam’da olduğu gibi geri çekildi. Tek başarısı Avrupa ülkeleri içinde NATO’yu genişletmek oldu. Bu süreçte yıkıcı stratejide ABD’nin üstünlüğü yalnızca askerî gücünden kaynaklanmıyordu. Küresel askerî varlığı; doların merkezî konumu, finans sistemi, teknoloji, sermaye ve ittifak ağıyla birleşiyordu. Bu nedenle Vietnam’dan farklı olarak Irak ve Afganistan’daki stratejik başarısızlıklar dahi başlangıçta sistemin temelini sarsmadı.........
