menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yukarı Çıkan ve Geri Dönmesi Gereken: Filozofun Borcu Olarak Adalet

19 0
25.07.2026

Dördüncü kitap üzerine yazdığımız yazı, bir borçla kapanmıştı. Orada adaletin ruhun iç düzeni olarak tanımlanmasının ne kadar güçlü bir hamle olduğunu, sağlık benzetmesinin Glaukon’un tuzağına verilebilecek en iyi cevap olduğunu söylemiştik. Ama bir boşluğun kapatılmadığını da belirtmiştik. Glaukon dışa dönük adaleti sormuştu, başkasının emanetine el koymayan, yalan söylemeyen, öldürmeyen insanı. Platon ise içe dönük, yapısal bir adalet tanımlamıştı, ruhun parçalarının doğru düzeni. Ve iç düzeni yerinde olan bir insanın dışarıda da adil davranacağını, gösterilmiş bir sonuç olarak değil, ilan edilmiş bir sonuç olarak koymuştu.

O boşluğun ancak tek bir yoldan kapatılabileceğini söylemiştik. Aklın neyi bildiğini söyleyerek. Çünkü aklın yönettiği bir ruhun niçin başkalarına adil davranacağı, ancak aklın kendi doğal nesnesi olduğu, o nesnenin İyi olduğu ve İyi’yi görenin zarar vermeyi seçemeyeceği gösterilirse anlaşılır. Yoksa akıl, verilen amaca en verimli yolu bulan nötr bir hesap yetisi olarak kalır ve o zaman ölçülü, disiplinli, kendine hâkim ve tam da bu yüzden çok daha etkili biçimde zarar veren bir insan, Platon’un tanımına göre adil sayılmak zorunda kalır.

İşte bu yazı, o borcun ödendiği bölümü izliyor. Beşinci kitabın sonundan yedinci kitabın sonuna kadar uzanan kesit, Devlet’in en yüksek, en zorlu ve en tartışmalı bölümüdür. Orada önce filozofun kim olduğu tanımlanır, sonra bilgi ile kanı (episteme ile doxa) arasındaki ayrım kurulur, sonra üç büyük benzetme gelir, Güneş, Çizgi ve Mağara ve en sonunda filozofun aşağı, mağaraya geri gönderilmesiyle bölüm kapanır.

Bu kesiti seçmemin bir nedeni daha var ve o neden, bir önceki yazının asıl itirazıyla doğrudan ilgili. Orada, parçanın iyiliği ile bütünün iyiliğinin çakıştığı öncülünün eserin taşıyıcı kirişi olduğunu ve o kirişin hiçbir yerde kanıtlanmadığını söylemiştik. Yedinci kitapta, o kiriş çatırdar. Çünkü filozofun mağaraya dönüşü sahnesinde Platon, filozofun kendi iyisi ile şehrin iyisinin ayrıştığını fiilen kabul eder. Filozof yukarıda kalmak ister, aşağı inmek onun için bir kayıptır ve bu yüzden zorlanması, kendini zorlaması gerekir. Dördüncü kitapta çatışma dile getirilemez bir şeydi. Yedinci kitapta çatışma sahnenin tam ortasında durur. Bu, Platon’un kendi öncülüne karşı verdiği en dürüst tanıklıktır ve tam da bu yüzden eserin en öğretici yeridir.

Beşinci kitabın sonuna doğru, Sokrates o meşhur tespitini ortaya atar. Filozoflar kral olmadıkça ya da krallar gerçekten felsefe yapmadıkça, şehirlerin ve insan soyunun dertleri bitmeyecektir. Bunu söylerken kendisinin de alay konusu olacağını, üstüne kahkahaların yağacağını bilir. Ve Glaukon hemen sorar, ne demek istiyorsun, kimdir bu filozof.

Sokrates önce kelimenin kendi anlamından yürür. Filozof, bilgeliği seven demektir. Ve bir şeyi seven, o şeyin bir kısmını değil bütününü sever. Şarabı seven bütün şarapları sever, onurdan hoşlanan her türlü onuru arar. Öyleyse bilgeliği seven de bilginin bir parçasını değil bütününü ister, öğrenmeye doymayan biridir.

Ama Glaukon burada hemen bir sorun görür. O zaman filozof dediğin tuhaf bir kalabalık olur, der. Çünkü bu tarife göre bütün meraklılar, bütün gösteri düşkünleri de filozof sayılır. Her koroyu dinlemek için koşan, hiçbir tragedyayı kaçırmayan, bayram bayram dolaşan insanlar. Bunlara eski Yunanca philotheamones denir, gösteri düşkünleri ve Platon’un bu tipe duyduğu mesafe metin boyunca hissedilir.

Sokrates bu itirazı kabul eder ve yaptığı ayrımı netleştirmek zorunda kalır. Ve yaptığı ayrım, bütün bölümü belirler. Gösteri düşkünleri, güzel sesleri, güzel renkleri, güzel biçimleri sever. Ama güzelin kendisini göremezler, hatta ona götürülseler tanıyamazlar. Filozof ise güzelin kendisini görebilendir. Yani ayrım, çokluk ile birlik arasındadır. Biri güzel şeyleri sever, öteki güzelliği.

Ve burada Platon, o çok sert imgeyi kullanır. Güzel şeyleri sevip güzelin kendisini göremeyen insan, uyku halindedir. Çünkü uyku nedir, bir şeyin benzerini o şeyin kendisi sanmaktır. Rüyada gördüğün ata gerçek at dersen, uyuyorsun demektir. Gösteri düşkünü de böyledir, güzel şeyleri güzelliğin kendisi sanır, benzeri asıl sanır, yani uyanıkken uyur. Filozof ise uyanık olandır, benzeri benzer, aslı asıl olarak görebilendir.

Bu imgeye dikkat etmek gerekir, çünkü mağara benzetmesinin tohumu buradadır. Mağarada zincirli olanlar da uyanık olduklarını sanan uyuyanlardır ve gördükleri gölgeleri gerçek sanırlar. Beşinci kitabın sonundaki bu uyku imgesi, iki kitap sonra bütün bir alegoriye açılacaktır.

Sokrates şimdi bu ayrımı sağlamlaştırmak için teknik bir argüman kurar ve bu argüman, bütün eserin en tartışmalı akıl yürütmelerinden biridir. Argüman, yetiler üzerinden yürür. Yetiler, Yunanca dynameis, kendileri görünmeyen ama yaptıkları işe ve yöneldikleri nesneye göre ayırt edilen güçlerdir. Görme yetisi ile işitme yetisi, farklı nesnelere yöneldikleri ve farklı iş yaptıkları için farklıdır.

Şimdi, bilgi bir yetidir ve kanı da bir yetidir. Ama açıkça birbirinden farklıdırlar, çünkü bilgi yanılmaz, kanı yanılabilir. Öyleyse farklı nesnelere yönelmelidirler. Bilgi neye yönelir? Olana, var olana. Ve tam karşıtı, bilgisizlik, olmayana yönelir. Peki kanı, bilgiden daha karanlık ama bilgisizlikten daha aydınlık olan bu şey neye yönelir? Aralarında bir yerde duran bir şeye. Yani hem olan hem olmayan, tam olarak var olmayan ama hiç yok da olmayan bir şeye.

Peki o şey nedir? Duyulur çokluk. Tek tek güzel şeyler. Çünkü, der Sokrates, hangi güzel şeyi alırsan al, bir bakımdan çirkin de görünür. Hangi adil edimi alırsan al, bir bakımdan adaletsiz de görünür. Her büyük şey, başka bir şeye göre küçüktür. Duyulur şeylerin sabit bir kimlikleri yoktur. Onlar tam anlamıyla var değildir ama yok da değildir, ikisinin arasında bir yerdedirler. İşte kanının alanı burasıdır. Filozof ise, tam anlamıyla olana, kendi kendisiyle özdeş kalan idealara yöneldiği için, bilgi sahibidir.

Bu argümanın gücü ile zayıflığını birlikte görmek gerekir. Gücü, bilginin kanıdan farkını, kişinin zihin durumuna göre değil, nesnenin ontolojik statüsüne göre belirliyor olmasındadır. Yani bilgi ile kanı arasındaki fark, psikolojik bir kesinlik farkı değil, yöneldikleri gerçekliğin farkıdır. Bu, epistemolojiyi ontolojiye bağlayan güçlü bir hamledir ve bütün Platonculuğun ayırt edici özelliğidir.

Zayıflığı ise şudur ve bu, yüzyıllardır tartışılır. Argüman, olmak fiilinin iki farklı anlamı arasında gidip gelir. Bir anlamda olmak, var olmak demektir, bir şeyin mevcut olması. Başka bir anlamda olmak, bir şey olmak demektir, güzel olmak, büyük olmak, adil olmak. Sokrates’in, “duyulur şeyler hem olan hem olmayandır” derkenki kanıtı, ikinci anlamdan gelir. Bu eylem bir bakıma adil bir bakıma değildir demek, o eylemin varlık derecesinin düşük olduğunu değil, bir yüklemi kısmen taşıdığını söyler. Ama sonuç, birinci anlamda çıkarılır, yani duyulur şeylerin varlık bakımından eksik olduğu söylenir. Bu geçiş, argümanın en kırılgan yeridir. Duyulur bir masanın hem masa hem masa olmayan olduğunu söylemek ile o masanın hem büyük hem küçük olduğunu söylemek, aynı türden şeyler değildir.

Yine de argümanın felsefi işlevi açıktır. Platon, filozofun bir tür özel yeteneği olduğunu değil, filozofun başka bir gerçekliğe yöneldiğini söylemek ister. Filozof daha zeki olduğu için değil, baktığı yer başka olduğu için bilendir. Ve bu, altıncı kitapta neyi bilmesi gerektiği sorusuna açılır.

Altıncı kitap, filozofun doğasında hangi niteliklerin bulunması gerektiğini sıralayarak başlar. Öğrenmeye tutkulu olmalıdır, yalanı sevmemeli hakikati sevmelidir, bedensel hazlara düşkün olmamalıdır, para hırsı taşımamalıdır, küçük ruhlu olmamalıdır çünkü bütün zamanı ve bütün varlığı seyreden bir zihin için insan hayatı büyük bir şey değildir, ölümden korkmamalıdır, adil ve yumuşak huylu olmalıdır, çabuk öğrenmeli, iyi bir belleği olmalı, ölçülü ve düzenli olmalıdır.

Adeimantos bunlar konuşulurken araya girer ve itirazı sert olduğu kadar haklıdır da. “Sokrates,” der, “senin argümanlarına karşı tek tek itiraz edemiyoruz ama şunu görüyoruz. Felsefeyle uzun süre uğraşanların çoğu ya tuhaf, işe yaramaz insanlar oluyor ya da düpedüz kötü insanlar. En iyileri bile şehir için yararsız kalıyor. Yani gerçeklik, senin dediğini yalanlıyor.”

Sokrates bu itirazı hafife almaz ve ona iki ayrı cevap verir. Birinci cevap, yararsızlık suçlamasınadır ve gemi benzetmesiyle gelir. “Bir gemi düşün,” der. “Gemi sahibi iri ve güçlüdür ama gözü zayıf, kulağı ağır işitir ve denizcilikten anlamaz. Tayfalar dümen için birbirleriyle kavga eder, her biri kendisinin yönetmesi gerektiğini savunur ama hiçbiri denizcilik sanatını öğrenmiş değildir, hatta böyle bir sanatın öğrenilebileceğini bile reddederler. Gemi sahibini uyuşturur ya da kandırırlar, gemiyi ele geçirir, kileri yağmalar, içip eğlenerek yol alırlar. Ve kendilerini iktidara taşıyacak ikna yollarını bilene usta denizci derler. Bu gemide, yıldızları, rüzgârları, mevsimleri gerçekten inceleyen adama ne derler. Yıldız bakan bir geveze, işe yaramaz biri.”

Benzetmenin işaret ettiği şey nettir. Filozofun yararsız görünmesi, onun kusuru değil, gemidekilerin durumudur. Gerçek denizciye yararsız diyen, denizciliğin bir sanat olduğunu bilmeyenlerdir. Ve Sokrates o çok anılan tersine çevirmeyi yapar. Filozofun yönetilenlerden yönetilmesini istemesi doğaya aykırıdır, hasta olan hekimin kapısına gitmelidir, hekim hastanın kapısında dilenmez.

İkinci cevap, kötülük suçlamasına gelir ve daha derindir. Sokrates, filozof doğalarının çoğunun niçin bozulduğunu açıklar ve açıklaması ilk bakışta ters görünür. “Onları bozan şey, kötü doğaları değil, tam tersine, üstün doğalarıdır. Çünkü sıradan bir doğa, ne büyük iyilik ne büyük kötülük yapar. Ama en iyi doğa, kötü bir eğitimde en kötü hale gelir. En iyi tohum, yabancı toprakta en çok bozulan tohumdur.”

Peki bu bozulmayı yapan kimdir? Ve burada Sokrates, sofistleri suçlayan yaygın kanıya karşı çıkar. “Asıl sofist,” der, “Kalabalığın kendisidir. Meclislerde, mahkemelerde, tiyatrolarda, ordugâhlarda toplanan kalabalık, gürültüyle onaylar ve yuhalar, kayalar ve mekân uğultuyu iki katına çıkarır. Böyle bir yerde genç bir insan neyin güzel neyin çirkin olduğunu kalabalıktan öğrenir. Sofistler kimseyi bozmaz, onlar sadece kalabalığın kanaatlerini derleyip bunlara bilgelik adını verirler.”

Ve Sokrates bunu o unutulmaz büyük hayvan imgesiyle anlatır. Bir adam düşün, güçlü ve büyük bir hayvanı besliyor. Onun huylarını, nelerden hoşlanıp nelere kızdığını, hangi seslerin onu yatıştırdığını, ne zaman azgınlaştığını öğrenmiş. Ve bütün bu birikime bilgelik adını verip öğretiyor. Oysa bunların hangisinin gerçekten iyi hangisinin gerçekten kötü olduğunu bilmiyor, sadece hayvanın hoşuna gideni iyi, kızdığını kötü diye adlandırıyor. İşte kamuoyunu okuma ustalığı budur ve Platon bunun bilgelikle hiçbir ilgisi olmadığını söyler. Kitlenin hoşuna gideni bilmek, iyiyi bilmek değildir.

Bütün bunların sonunda geriye çok az kişi kalır ve onların akıbeti de bellidir. Böyle bir insan, kendi şehrinde ne yapacağını bilemez, delilere karşı tek başına duramaz, adalete yardım etmeye kalksa yok olur. Sokrates onun için o hüzünlü imgeyi kullanır. Fırtınada, toz ve yağmur savrulurken bir duvarın dibine sığınan adam gibi, başkalarının yasasızlığını görüp kendisi kirlenmeden yaşayabilirse ve umutla, güzellikle bu hayattan ayrılabilirse, az şey başarmış olmaz. Burada Sokrates’in kendi kaderinin sessiz bir gölgesi vardır ve bu satırları yazanın, hocasının idam edilişini görmüş biri olduğunu unutmamak gerekir.

Adeimantos ikna olur ve konu asıl noktaya gelir. Eğer filozoflar yönetecekse, onların eğitimi nasıl olacak, en yüksek olarak neyi öğrenecekler? Sokrates, en büyük öğrenilecek şeyin, megiston mathēma, İyi ideası olduğunu söyler. Çünkü adil şeyler ve öteki şeyler, ancak İyi sayesinde yararlı ve kullanışlı hale gelir. İyiyi bilmezsen, öteki her şeyi bilmenin bir yararı da olmaz.

Bu iddia, bir önceki yazının bıraktığı borcun tam olarak nerede ödendiğini gösterir. Adaletin ne olduğunu bilmek, onun ruhun düzeni olduğunu söylemek yetmez. O düzenin niçin iyi olduğu, aklın neye göre yöneteceği, ancak İyi bilinirse belirlenir. Aklın nötr bir hesap yetisi olmadığı, kendi nesnesi olduğu iddiası, – İyi –, burada temellendirilir.

Sokrates iki yaygın cevabı reddeder. Kimileri İyinin haz olduğunu söyler ama sonra, kötü hazların da olduğunu kabul etmek zorunda kalır ve o zaman aynı şey hem iyi hem kötü olur. Kimileri bilgi olduğunu söyler ama bu, iyinin bilgisi diyerek kendini yineler, hangi bilgi diye sorulduğunda iyinin bilgisi demek zorunda kalır. İkisi de yetersizdir. Ve insanlar, öteki şeylerde görünüşle yetinirken, iyi söz konusu olduğunda görünüşle yetinmezler, gerçekten iyi olanı isterler. Kimse kendisine iyi görünen ama gerçekte iyi olmayan bir şeye razı olmaz.

Sonra Glaukon ısrar eder: “İyi nedir söyle.” Sokrates kaçınır ve reddeder. “Şimdi bunun ne olduğunu söylemeyi bırakalım,” der, “Çünkü şimdiki hamlemle oraya ulaşamam. Ama İyi’nin çocuğunu, ondan doğmuş olanı anlatabilirim.” Ve Güneş benzetmesi böyle başlar. Bu reddi hafife almamak gerekir. Eserin en yüksek kavramı, doğrudan tanımlanmaz, ancak bir benzetme yoluyla, dolaylı olarak gösterilir. Bu, bir kaçamak da olabilir, bir felsefi tespit de. Bazı şeylerin doğrudan söylenemeyeceği, ancak işaret edilebileceği tespiti.

Benzetme şöyle kurulur. Görme duyusunun işlemesi için iki şey yetmez. Göz vardır, görülecek nesne vardır ama bu ikisi bir araya gelse bile görme gerçekleşmez. Üçüncü bir şey gerekir, ışık. Işık, göz ile nesneyi birbirine bağlayan boyunduruktur. Ve ışığın kaynağı güneştir. Güneş, gözün kendisi değildir ama göze görme gücünü veren odur. Görülen nesne değildir ama nesneleri görünür kılan odur.

Şimdi aynı yapıyı düşünülür alana taşıyalım. Ruhun bir gözü vardır, akıl. Bilinecek nesneler vardır, idealar. Ve bu ikisini birbirine bağlayan, aklı bilir kılan, ideaları bilinir kılan bir şey vardır. İşte o, İyi ideasıdır. İyi, düşünülür alanın güneşidir. Aklı bilme gücüyle donatan ve bilinecek olanı bilinebilir kılan.

Ama Sokrates burada durmaz ve benzetmeyi bir adım daha ileri götürür. Güneş, görünen şeylere yalnızca görünürlük vermez, aynı zamanda onların doğuşunu, büyümesini ve beslenmesini de sağlar, kendisi doğuş olmadığı halde. Aynı şekilde İyi de, bilinen şeylere yalnızca bilinirlik vermez, onlara varlıklarını ve özlerini de verir, kendisi varlık olmadığı halde, varlığın ötesinde, onu haysiyet ve güç bakımından aşarak.

İşte o meşhur ifade burada geçer. Epekeina tēs ousias, varlığın ötesinde. Ve Glaukon buna, Devlet’in en canlı anlarından birinde, gülerek karşılık verir. Apollon, ne ilahi bir abartı. Sokrates de kabahati ona atar, sen zorladın da söyledim, der. Bu küçük komik ara, aslında son derece ciddi bir şeyi işaretler. Sokrates burada söylenmesi zor, hatta belki söylenemez bir şeye dokunmuştur ve Glaukon’un gülmesi, dinleyicinin de bunun farkında olduğunu gösterir.

Bu formülün taşıdığı ağırlığı görmek gerekiyor. İyi, ideaların en yükseği değildir yalnızca, o ideaların da varlık kaynağıdır. Yani hiyerarşinin tepesinde değil, hiyerarşinin ötesindedir. Ve buradan çok ağır bir sonuç çıkar. Eğer bilgi, var olana yönelen bir yetiyse ve İyi varlığın ötesindeyse, İyi tam anlamıyla bilinemez. Bilginin koşulu olan şey, bilginin nesnesi olamaz. Tıpkı güneşe doğrudan bakılamaması gibi. Güneş her şeyi görünür kılar ama kendisine bakan gözü kör eder.

Bu, hem benzetmenin en güzel hem en rahatsız edici yanıdır. Çünkü bütün eserin dayandığı iddia, filozofun İyiyi bildiği için yönetmeye ehil olduğuydu. Şimdi ise İyinin doğrudan bilinemeyecek, ancak yaklaşılabilecek bir şey olduğu söyleniyor. Filozofun yetkisi, tam olarak sahip olmadığı bir bilgiye dayanıyor. Bu gerilim, yedinci kitabın sonunda, filozofun mağaraya dönmeye isteksiz olmasında karşımıza tekrar çıkacak.

Sokrates ikinci benzetmeye geçer ve bu, üçünün en teknik olanıdır. Bir çizgi çizin ve onu eşit olmayan iki parçaya bölün. Bir parça görünür alan, öteki düşünülür alan. Sonra her parçayı aynı oranda tekrar ikiye bölün. Böylece dört bölme çıkar ve her bölme, hem bir gerçeklik derecesine hem de ona karşılık gelen bir zihin haline denk düşer.

En alttaki bölme, görünür alanın alt kısmı, imgelerdir. Gölgeler, suda ve parlak yüzeylerdeki yansımalar. Buna karşılık gelen zihin hali eikasiadır, imgelem ya da benzetme yoluyla tahmin. İkinci bölme, gölgelerin ve........

© 10 Haber