Devlet İyiyse Vatandaş da İyi midir?
Devlet’in dördüncü kitabında Platon, üç kitap boyunca kurduğu şehri tamamlar ve nihayet aradığı şeyi bulduğunu söyler. Adalet, şehirde de ruhta da, parçaların her birinin kendi işini yapması ve bütünün bundan doğan uyumudur. Bu tanım, eserin en yüksek noktalarından biri sayılır, çünkü adaleti bir davranış kuralı olmaktan çıkarıp bir varlık haline dönüştürür. Ama tam da bu tanımın altında, hiçbir yerde kanıtlanmayan, sürekli varsayılan bir öncül durur. Parçanın iyiliği ile bütünün iyiliğinin çakıştığı öncülü.
Platon bunu bir tez olarak öne sürüp savunmaz. Onu bir zemin olarak kullanır. Bu teze göre, adil şehirde parçanın iyiliği, bütünün uyumuna rağmen değil, tam da o uyum sayesinde gerçekleşir. Üretici, yönetici olmaya kalkmadığı için mutsuz olmaz, tersine, kendi doğasına uygun işi yaptığı için ilk kez gerçekten iyi yaşar. Koruyucu, mülkiyetten yoksun bırakıldığı için yoksullaşmaz, kendi erdemini engelleyecek yükten kurtulmuş olur. Herkes kendi yerinde durduğunda, hem bütün uyumlu olur hem de her parça kendi iyisine kavuşur. Çatışma yoktur, çünkü doğru düzende çatışma olamaz.
Bu iddiaya ciddi biçimde itiraz edilebilir ve edilmelidir. Parça ile bütünün iyiliği her zaman aynı mıdır? Şehirde bu çakışma her zaman gerçekleşir mi? Yoksa Platon burada, bireyi bütüne eritmenin zarif bir adını mı bulmuştur? Çünkü tarih boyunca birçok yönetim biçimi, tam da bu formülü kullanmıştır ve hâlâ kullanıyor. Herkes yerini bilirse, herkes mutlu olur, bütünün iyiliği zaten senin iyiliğindir, itirazın kendisi bir uyumsuzluk belirtisidir. Bu itirazı ciddiye almadan dördüncü kitabı okumak, sorgulamadan teslim olmak demektir. Sokrates’in tam olarak istemediği şey. Bu yazının amacı, önce tanımı bütün gücüyle kurmak, sonra ona yapılabilecek itirazları göstermek ve en sonunda Platon’un elindeki en güçlü savunmayı, onun adına, olabildiğince iyi dile getirmektir.
Her şey, bir iyi anlayışına dayanıyor ve o anlayışı görmeden dördüncü kitap anlaşılmaz. Platon için bir şeyin iyiliği, o şeyin kendine özgü (ergon) işini iyi yapmasıdır. Bu, birinci kitabın sonunda çoktan kurulmuştu. Gözün işi görmektir, kulağın işi işitmektir, bağ bıçağının işi budamaktır. Ve her şeyin, o işi iyi yapmasını sağlayan bir erdemi vardır. Gözün erdemi görme keskinliğidir, bıçağın erdemi keskinliktir. Bir şey iyidir demek, o şey kendi işini iyi yapıyor demektir.
Bu anlayışın iki sonucu var ve ikisi de belirleyici. Birincisi, iyi kavramı kişiden bağımsız bir ölçüte bağlanır. Bir bıçağın iyi olup olmadığı, bıçağın ne hissettiğine değil, kesip kesmediğine bakılarak belirlenir. İkincisi, iyi olmak ile arzuların doyurulması arasındaki bağ kopar. Bir şeyin iyiliği, onun istediğini elde etmesi değil, olması gerektiği gibi olmasıdır. Bu ikisi çakışabilir ama çakışmak zorunda değildir – hele söz konusu olan insansa.
Evet, şimdi bunu insana uygulayalım. İnsanın da kendine özgü bir işi varsa, insanın iyiliği o işi iyi yapmaktır ve bunun için de bir erdeme sahip olması gerekir. Ruhun işi yaşamak, yönetmek, karar vermek, düşünmektir. Ruhun erdemi ise, birinci kitabın iddia ettiği ama kanıtlayamadığı gibi, adalettir. Dördüncü kitap tam olarak bu boşluğu doldurmak için yazılmıştır. Ruhun yapısını göstermeden, ruhun erdeminin ne olduğu söylenemezdi. Önce ruhun kaç parçası olduğu, o parçaların ne yaptığı gösterilmeli ki, sonra o parçaların doğru düzeninin adalet olduğu söylenebilsin.
Burada, itirazın ilk kaynağı da ortaya çıkar. İşlev temelli bir iyi anlayışı, doğal olarak bir yer fikri üretir. Her şeyin bir işi varsa, her şeyin bir yeri vardır ve o yerin dışına çıkmak, hem kendisi hem bütün için bozulmadır. Bu, aletler ve organlar için sorunsuz görünür. Göz işitmeye kalkarsa hem kendisi hem beden zarar görür ve bunda kimsenin canı yanmaz, çünkü gözün bir tercihi yoktur. Ama insanlar için aynı şeyi söylemek, insanların da bir yeri olduğunu ve o yerin dışına çıkmanın hem kendileri hem toplum için bozulma sayıldığını söylemektir. İşte bütün mesele burada başlar.
Platon şehirdeki adaleti bir eleme yöntemiyle bulur. Kurulan şehir tamamlanmış ve iyi bir şehir olduğuna göre, bilge, yürekli, ölçülü ve adil olmalıdır. Üçünü tek tek bulur. Bilgelik, yöneticiler sınıfındadır, çünkü bütün için neyin iyi olduğunu bilen onlardır. Yüreklilik, koruyucular sınıfındadır, çünkü nelerden korkulup nelerden korkulmayacağı hakkındaki doğru kanıyı zorluklar altında koruyan onlardır. Ölçülülük ise tek bir sınıfta değil, bütün şehre yayılmıştır, çünkü o, kimin yöneteceği konusunda yönetenler ile yönetilenler arasındaki uyuşmadır. Geriye kalan, adalettir. Ve geriye kalan şey, en baştan beri şehri kurarken kullandıkları ilkeden başkası değildir. Herkesin kendi işini yapması, başkasının işine karışmaması.
Adaletin bu tanımı, Yunanca bir deyişle oikeiopragia, yani kendine ait olanı yapmak diye anılır. Platon burada zarif bir hamle yapar. Adalet, öteki üç erdemin yanında dördüncü bir erdem değildir. Adalet, öteki üçünün var olmasını mümkün kılan zemindir. Bilgelik yönetici sınıfta olabiliyorsa, yüreklilik koruyucularda olabiliyorsa, ölçülülük bütüne yayılabiliyorsa, bu ancak herkes kendi işini yaptığı için mümkündür. Adalet, öteki erdemlere yer açan düzenin kendisidir. Bu yüzden en görünmez olanıdır, tıpkı ayaklarımızın altındaki zemin gibi, hep oradadır ve fark edilmez.
Ve adaletsizlik, doğal olarak, bunun tersidir. Sınıfların birbirinin işine karışması, üreticinin yönetmeye kalkması, koruyucunun yönetici yerine geçmesi. Platon buna polupragmosynē der, çok işlilik. Şehri yıkan şey budur. Dikkat edilirse, adaletsizlik burada bir zulüm, bir haksızlık, bir sömürü olarak değil, bir yer karışıklığı olarak tanımlanmıştır. Bu, tanımın en tartışmalı yanıdır ve buna döneceğiz.
Şehirde adaleti bulduktan sonra, Platon asıl hedefe döner. Aynı yapıyı ruhta göstermek. Ama bunun için önce ruhun da parçalı olduğunu kanıtlaması gerekir. Ve burada, bütün eserin en sıkı, en teknik argümanını yapar.
Argümanın dayandığı ilke şudur. Aynı şey, aynı bakımdan, aynı anda, aynı şeye göre birbirine karşıt iki şeyi birden yapamaz ya da birden yaşayamaz. Bu ilkenin gücü, kendi kendine apaçık görünmesindedir. Bir insan aynı anda hem duruyor hem hareket ediyor olamaz. Elleri hareket ederken bedeni duruyorsa, bu bir istisna değildir, çünkü farklı parçalardan söz ediyoruzdur. Dönen bir topaç hem duruyor hem dönüyor gibidir ama ekseni bakımından durur, çevresi bakımından döner. Yani karşıtlıkmış gibi görünen her yerde, ya bakış açısı farklıdır ya da farklı parçalar söz konusudur.
Şimdi Platon bunu insan deneyimine uygular. Susamış bir insan düşünün. Susuzluk, içmeye yönelten bir arzudur, saf haliyle. Ama aynı insan, bazı durumlarda, susadığı halde içmemeyi seçer. Suyun kirli olduğunu bildiği için, ya da hasta olduğu için, ya da içmenin ona zarar vereceğini düşündüğü için. İşte burada aynı insanda, aynı anda, aynı şeye yönelik iki karşıt hareket vardır. Bir yanı içmeye iter, bir yanı geri çeker. Karşıtlık ilkesi gereği, bu ikisi aynı şey olamaz. Öyleyse ruhta en az iki ayrı parça vardır. Arzulayan parça ve hesap eden, akıl yürüten parça.
Sonra üçüncü parçayı bulmak için bir hikâye anlatır ve bu hikâye, argümanın en canlı yeridir. Leontios adlı biri, şehir surlarının dışında yürürken cellatın elindeki cesetleri görür. Bakmak ister, aynı anda bakmaktan tiksinir. Bir süre kendiyle savaşır, yüzünü örter. Sonunda arzusuna yenilir, gözlerini açar ve cesetlere koşarken kendi gözlerine bağırır. Alın bakalım, doyun şu güzel manzaraya. İşte burada, arzuya karşı ayaklanan bir şey vardır ve o şey akıl değildir, çünkü akıl yürütmez, öfkelenir. Kendine kızar, kendinden utanır. Platon buna thymos der, tin ya da öfkeli parça. Ve önemli olan şey, bu parçanın arzuya karşı ama aklın yanında yer almasıdır. O, aklın doğal müttefikidir.
Böylece ruhun üç parçası kurulmuş olur. Akıl, tin ve arzu. Ve şehrin üç sınıfıyla karşılıklılık tamamlanır. Yöneticiler akla, koruyucular tine, üreticiler arzuya karşılık gelir. Şimdi aynı erdem tanımları ruha aktarılabilir. Akıl bütün ruh için neyin iyi olduğunu bildiğinde ruh bilgedir. Tin aklın buyruklarını acı ve haz altında koruduğunda ruh yüreklidir. Üç parça da kimin yöneteceği konusunda anlaştığında ruh ölçülüdür. Ve her parça kendi işini yaptığında ruh adildir.
Ve şimdi dördüncü kitabın doruğu gelir. Platon adaleti bir sağlık haline benzetir ve bu benzetme, bütün eserin en verimli hamlesidir. Adaletsizlik, ruhun parçaları arasındaki bir tür iç savaş, bir karışıklık, doğaya aykırı bir hükmetmedir. Adalet ise onların doğaya uygun düzenidir. Nasıl sağlık bedende doğal olanı doğal biçimde düzenlemekse, adalet de ruhta böyledir. Erdem bir tür sağlık, güzellik ve iyi haldir, kötülük ise hastalık, çirkinlik ve zayıflıktır.
........