Hayatın olağan akışı
Adaletin sessiz tanığı mı, toplumun kırılma noktası mı?
Hukuk dilinde sıkça başvurulan ama çoğu zaman üzerinde yeterince düşünülmeyen bir kavramdır “hayatın olağan akışı.”
Mahkeme salonlarında bir cümleyle geçer: “Bu durum hayatın olağan akışına aykırıdır.”
Kimi zaman bir masumiyeti korur, kimi zaman bir şüpheyi büyütür, kimi zaman da yargıcın vicdanına yön verir.
Peki, nedir bu olağan akış?
En yalın hâliyle; insan davranışlarının, toplumsal alışkanlıkların ve hayat tecrübelerinin oluşturduğu doğal düzen…
Bir annenin çocuğunu koruması, bir insanın zarar görmekten kaçınması, ekonomik çıkarların belirli bir mantık içinde hareket etmesi… Bunların hepsi “olağan” kabul edilir.
Hukuk, bu akışı yazılı kurallarla değil; hayatın kendisinden öğrenir.
Savunmalarda bu kavramın sıkça kullanılmasının nedeni basittir; çünkü hayatın olağan akışı çoğu zaman masumiyeti korur.
Bir insanın durduk yere kendine zarar vermesi, mantıksız bir şekilde suç işlemesi ya da hiçbir çıkarı yokken risk alması… Bunlar hayatın doğal düzenine aykırıysa, savunma buradan güç alır.
Bu noktada “olağan akış”, yazılı hukukun eksik kaldığı yerde devreye giren bir sağduyu mekanizmasıdır. Yani aslında toplumun ortak vicdanıdır.
Ancak aynı kavram, tersine........
