Türkiye’de sorun şu: Kimse şaşırmıyor
Türkiye’de artık hiçbir haber kimseyi sarsmıyor.
Bir füze haberi düşüyor, birkaç saat konuşuluyor, ardından gündem değişiyor. Ekonomik bir veri açıklanıyor, kısa süreli bir tartışma yaşanıyor, sonra unutuluyor. Siyasette sert bir gerilim ortaya çıkıyor, birkaç gün sonra yerini başka bir krize bırakıyor. Olan biten hiçbir şey “olağan” değil; fakat toplumun tepkisi giderek olağanlaşıyor.
Asıl kırılma tam da burada başlıyor.
Çünkü bir toplumun sağlıklı refleksi, sadece olaylara tepki vermesi değil, o tepkinin yoğunluğunu ve sürekliliğini koruyabilmesidir. Türkiye’de ise dikkat dağılmıyor; dikkat tükeniyor. Gündem hızlanmıyor; anlam yitiriyor. Her yeni olay, bir öncekini silmiyor sadece aynı zamanda ona verilmiş tepkiyi de geçersiz kılıyor. Dün öfke yaratan bir gelişme, bugün sıradan bir bilgiye dönüşüyor.
Bu durum, yalnızca medya döngüsüyle açıklanamaz. Burada daha derin bir zihinsel adaptasyon söz konusu. Türkiye, uzun süredir yüksek yoğunluklu bir belirsizlik içinde yaşıyor. Savaş ihtimalleri, ekonomik dalgalanmalar, iç siyasi gerilimler… Her biri tek başına bile ciddi bir toplumsal stres kaynağıyken, hepsinin üst üste binmesi yeni bir psikolojik eşik oluşturuyor.
Artık mesele olayların büyüklüğü değil, toplumun onları algılama kapasitesidir. Türkiye’de bu kapasite, kendini korumak için farklı bir biçime evrilmiş durumda: seçici hissizlik.
Psikanalitik açıdan bakıldığında bu, klasik bir savunma mekanizmasına işaret eder: duyarsızlaşma. Sürekli gerilim altında kalan zihin, kendini korumak için tepki kapasitesini azaltır. Bu bir zayıflık değil, bir hayatta kalma stratejisidir. Ancak her savunma mekanizması gibi, aşırı kullanıldığında işlevini tersine çevirir.
Çünkü duyarsızlaşma arttıkça, sadece acıya değil, gerçeğe de mesafe konur.
İnsan zihni, sürekli alarm durumunu sürdüremez. Ya kırılır ya da hissizleşir. Türkiye’de olan ikinci durumdur. Bu yüzden bugün toplum, yaşananları derinlemesine anlamak yerine hızla tüketiyor. Tepki vermek yerine kabulleniyor. Tartışmak yerine geçiştiriyor. Bu bir ilgisizlik hali değildir; aksine, aşırı maruziyetin yarattığı bir geri çekilmedir.
Her şeyin önemli olduğu bir yerde, hiçbir şey yeterince önemli kalmaz.
Bu noktada ikinci bir kırılma daha ortaya çıkıyor: Hafızanın aşınması. Gündemin hızlanması sadece dikkat süresini değil, hatırlama kapasitesini de zayıflatıyor. Üç gün önce konuşulan bir konu, sanki hiç yaşanmamış gibi siliniyor. Bu durum, hesap sorma kültürünü de doğrudan etkiliyor. Çünkü hatırlanmayan bir olay, sorgulanamaz.
Toplum böylece iki katmanlı bir sıkışmaya giriyor: Hem hissedemiyor hem hatırlayamıyor.
Bu, son derece kritik bir eşiğe işaret eder. Çünkü bir toplumun değişim talebi üretmesi için önce rahatsızlık hissetmesi, ardından bu rahatsızlığı sürdürebilmesi gerekir. Türkiye’de ise rahatsızlık kısa sürüyor, yerini hızla başka bir gündeme bırakıyor. Bu da yapısal sorunların çözülmesini değil, sadece yer değiştirmesini sağlıyor.
Burada tehlikeli olan, krizlerin varlığı değil, krizlerin etkisizleşmesidir.
Çünkü bir toplum şaşırmayı bıraktığında, sorgulamayı da bırakır. Sorgulamanın olmadığı yerde ise değişim talebi oluşmaz. Her şey konuşulur, hiçbir şey dönüşmez. Gündem sürekli hareket eder, fakat zemin yerinde sayar.
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu durum tam olarak budur: hareket var, yön yok; olay var, etki yok.
Ve açık konuşmak gerekir: Şaşırma yetisini kaybeden bir toplum, sadece duygusal olarak değil, siyasal olarak da pasifleşir. Tepkisizleşen bir kamuoyu, en sert gelişmeleri bile “bir süre sonra geçer” kategorisine yerleştirir. Bu da istisnai olanı kalıcı hale getirir.
Daha da önemlisi, bu durum iktidar-muhalefet ayrımının ötesine geçer. Çünkü şaşırmayan bir toplumda, hiçbir aktör gerçek anlamda baskı hissetmez. Tepkinin sürekliliği olmadığı sürece, eleştiri de etkisini kaybeder. Böylece siyasal alan, gerilim üretir ama dönüşüm üretmez.
Sonuç olarak mesele şu: Türkiye’de krizler yaşanmıyor mu? Yaşanıyor. Ancak artık krizler toplumda karşılık üretmiyor.
Ve bu, herhangi bir krizden daha tehlikelidir.
Çünkü bir ülke, sorunlarıyla değil; o sorunlara verdiği tepkilerin yok olmasıyla durur.
