Miras değil alın teri
İstiklal Savaşı bitip de kalkınma savaşı başladığında Cumhuriyet bir sermaye sınıfına ihtiyaç olduğunu fark etti. Devlet desteği ile kısa süre içinde özellikle İzmir ve İstanbul’da milli bir sermaye sınıfı oluşturma çalışmaları başladı. Ancak kısa süre içinde sermayenin milli olması yanında, Kemalizm’e de şartsız ve şeriksiz itaat kriteri devreye girdi. Devlet ve sermaye sınıfı, birbiri üzerinden geçinen bir çelik çekirdeğe dönüştü. Bu çekirdeği kırıp içeri girmek kolay değildi; Nuri Demirağ ya da Nuri Killigil gibi isimler örneğin dışlandılar, hatta tasfiye edildiler.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında sadece iktisat alanında değil; eğitimden sanata, bürokrasiden sivil hayata kadar her alanda var olabilmenin, ayakta kalabilmenin yegâne şartı o çelik çekirdekle uzlaşmaktı. Statükoya iman etmeyen bir kişinin, üniversite okuyabilmesi, okusa bile bürokrasiye girebilmesi, orada ilerleyebilmesi mümkün değildi. Gazete çıkarmak, kitap yayınlamak, bilimle, sanatla iştigal etmek, sahneye çıkmak, meşhur olmak, ancak ve ancak statüko ile iyi geçinmekle mümkündü.
Demokrat Parti döneminde bu çelik çekirdek kırılmadı. Toprak sahipleri, çiftçiler, köylüler eskiye nazaran daha iyi durumdalardı, yoksulluk bir nebze de olsa kırılmıştı ama sermaye yapısı aynı kalmıştı. Yine de Anadolu’da kıpırdanmalar başlamıştı. 27 Mayıs 1960 darbesini ve sonra gelen darbeleri sadece iktisadi boyutuyla değerlendirmek bile yeterli olacaktır. Menderes’in az da olsa taşları yerinden oynatması, sermayenin kaygılanmasına yol açmış, bu da darbeyi getirmişti.
60’lar ve 70’ler, Anadolu sermayesinin alan ve imkân bulabildiği ölçüde başını uzatma mücadelesi verdiği yıllardı. Necmettin Erbakan 1968’de TOBB başkanı seçildi ancak kısa süre sonra görevden el çektirildi. Erbakan’ın bağımsız siyasete girdiği günlerde, İstanbul sermayesinin çatı örgütü TÜSİAD kuruldu. Erbakan’ın ama daha çok Anadolu sermayesinin yükselişi, 12 Eylül darbesini........
© Yeni Şafak
