Sakın birbirinizi tenkid etmeyiniz!
Bediüzzaman Hazretleri’nin tarifiyle biz “Risale-i Nur Şakirdleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları, insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı manevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sâhil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (asm) çıkaran bir sefine-i Rabbaniyede çalışan hademeleriz.”1 Peki, ihsân-ı İlâhî tarafından böyle kudsî bir görev verilmiş olan Nur Talebeleri, birbirine karşı kin ve hased beslerken ve birbirlerini tenkid ederken bu kudsî görevlerini hakkıyla yapabilirler mi?
Aynı hizmette omuz omuza verdiğimiz kardeşlerimizi tenkid etmek, gücendirmek, küstürmek ve enaniyetli olup kendini beğenerek üstün görmek Nur Talebesine yakışıyor mu? Risale-i Nurlardaki hakikatlere aykırı hareket edilmiş olunmuyor mu? Elimizde hem bu asrı hem gelecek asırları tenvir edecek bir zenginlik varken nasıl oluyor da örümcek ağı gibi ince ve küçük bir farklılığa tahammül edemiyoruz? Demek ki bu hakikatleri tam manasıyla anlamıyor yahut anlamak istemiyoruz? Peki, anlamak istemiyorsak eğer kendimize hangi yüzle Nur Talebesi diyeceğiz? O zaman işimize gelen hakikatleri kabul edelim, işimize gelmeyeni de kabul etmeyelim! Olur mu böyle bir şey? Nur Talebesi demek, Nurlardaki hakikatleri aklen ve kalben tasdik etmek ve Üstadına sadakatle bağlı olmak demek değil miydi?
Üstadımızda enaniyet, kibir ve kendini beğenmişlik var mıydı? Üstadımız, Nur Talebeleri arasında münakaşa çıkmaması için nefsini feda ederken, hatta münakaşa sebebi olan o çirkin sözleri üzerine alırken bize ne oluyor? Bizim nefsimiz Üstadımızın nefsinden (hâşâ) daha mı kıymetli? Hiç mi Üstadımızdan ders alamadık? Bakınız, Üstadımız bizleri nasıl uyarıyor: “Sakın birbirinize tenkid kapısını açmayınız. Tenkid edilecek şeyler, kardeşlerinizden hariç........
