Risale-i Nur’un Rabbani ilhama mazhardır
Bedüzzaman, baştan sona bütün eserlerinde devrin İslâm âlimlerinin tesbitiyle bir “İslâm kültür külliyatı” olan Risale-i Nur’un “ilhamat-ı Rabbaniye”ye mazhar “sünûhat-ı kalbiye” hükmünde Kur’ân tefsiri olduğunu açıkça ifade eder.
“RİSALELERİN HAKİKATLİ, ŞUURLU, MÂNİDAR LÂFIZLARLA TELİFİ…”
Anlaşılan o ki “Risalelerin anlaşılmadığı”nı söyleyen nâdânlar, hakkında ahkâm kestikleri Nur Risalelerini okumamışlar. Bu yüzden salt kulaktan dolma yaman çelişkili çarpıtmalarla gerçekleri saptırmaktalar. Okuyanların, “halis Türkçe” olan Kur’ân tefsiri Risale-i Nur’un “kuvvetli Kur’ânî üslûbu”nu anlamalarına ve takdirlerine karşı “anlaşılmıyor” isnadlarını savurmaktalar.
Şayet samimiyetle okusalardı, Bediüzzaman’ın edebiyat ve üslûbunu idrakine varacaklardı. Kur’ân tefsiri eserlerdeki Risalelerinin orijinal dilindeki edebiyat ve belağatı, hakikî manaların hazinesi kudsî ve mübârek lâfızların değerini takdir edeceklerdi.
Veya en azından bir lügata baksalardı, aydınların “imanı kuvvetlendirmeye çalışıyor” dedikleri Bediüzzaman Said Nursî’nin, eşyanın hakikatini ve yaratılışını açıklarken anlamını açıkladığı “mana-yı harfî”yi öğreneceklerdi.
Türkiye’de, Avrupa’nın ve İslâm âleminin çeşitli merkezlerindeki “Bediüzzaman sempozyumları”nı, ilmî toplantılarını görmezden gelmeyeceklerdi. Önyargıların, iflâh olmaz ideolojik illetinin esiri olmayacaklardı…
Risale-i Nur araştırmacısı merhum Abdülkadir Badıllı’nın ifâdesiyle, “derisi soyulmuş meyveler misali nurlu mânâlarından mücerred, donuk, bozuk, nursuz, ruhsuz adî boncuklar” dediği sığ kelimeler yerine, Risalelerdeki canlı, hakikatli, her tarafı şuurlu ve çok ince ve nazdar, mânidar lâfızların manaları”nı belleyeceklerdi.
“ŞİRİN, LÂTİF, ZARİF, HARİKA, MUAZZAM, MUHTEŞEM, VECİZ BİR ESER”
Görünen o ki “Bediüzzaman’ın eserleri, sözleri anlaşılmıyor” saptırması, Şuayb Peygamberin kavminin itirazına benziyor.
“Allah’a kulluk edin, sizin Ondan başka hiçbir İlâhınız yoktur” tebliğiyle imana davet eden Hz. Şuayb’ın (as), “ölçeği-teraziyi dengede tutup insanların eşyasını eksik tartmamaları, yeryüzünde bozgunculuk, fitne, fesad, fenalık ve zulüm işlememeleri, Allah’ın helâlinden bıraktığı kârın kendileri için daha hayırlı ve yeterli olduğuna kanaat edip yolsuzluk yapmamaları, yoksa kendilerini kuşatacak bir günün azabından korktuğu!” ikazı işlerine gelmeyen, putlarından vazgeçmeye niyetleri olmayan Medyen halkının “Ey Şuâyb! Biz senin söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz…” (Hûd Suresi, 91) saptırmasını andırıyor.
Hâsılı, her dinî ilmin bir terminolojisinin-literatürünün olduğunu çok iyi bilenlerin, dinî ve akâidî ilimlere dair terimleri inkâr edercesine, “anlaşılmıyor” bühtanlarının hiçbir sahiciliği bulunmuyor.
Milyonlarca insanın iştiyakla okuduğu bir şâheserin “okunmadığını” ve “anlaşılmadığını” iddia........
