Dünya o kadar da değişmedi
1956 sonbaharında dünya, eski imparatorluk refleksleri ile yeni uluslararası düzen arasındaki gerilimin en çarpıcı örneklerinden birine tanıklık etti. Süveyş Krizi, yüzeyde bir kanal meselesiydi; gerçekte ise güç, meşruiyet ve değişen dünya dengeleri üzerine bir hesaplaşma. Gamal Abdel Nasser’in Süveyş Kanalı’nı millîleştirme kararı, İngiltere ve Fransa için kabul edilemezdi. Yanlarına İsrail’i alarak askeri bir müdahaleye giriştiler. Planları askeri açıdan kusursuz sayılabilirdi; fakat siyaseten büyük bir körlük içeriyordu.
Çünkü dünya değişmişti. Müdahale, beklenen desteği bulmadı. ABD ve Sovyetler Birliği gibi iki süper güç, nadir görülen bir biçimde aynı noktada buluşarak bu operasyona karşı çıktı. Birleşmiş Milletler devreye girdi, uluslararası kamuoyu baskısı arttı ve sonuçta İngiltere geri adım atmak zorunda kaldı. Süveyş’te kaybedilen yalnızca bir kanal değildi; askeri gücün tek başına yeterli olduğu bir çağın da sonuydu.
Bugün, benzer bir tarihsel yankıyı Hürmüz Boğazı etrafında duyuyoruz. Ancak bu kez mesele bir kriz değil, fiilen süren bir savaş. ABD ve İsrail ile İran arasında tırmanan çatışma, artık hava saldırıları ve karşılıklı misillemelerin ötesine geçmiş durumda. Ve şimdi, Washington’dan gelen açıklamalar, savaşın bir sonraki aşamasına işaret ediyor: kara harekâtı ihtimali ve Hürmüz Boğazı üzerinden kurulan sert baskı.
Bu noktada tarihsel paralellik kendini dayatıyor. Süveyş’te nasıl ki bir su yolu üzerinden küresel ticaretin kontrolü hedeflendiyse, bugün de Hürmüz Boğazı küresel enerji akışının düğüm noktası olarak aynı stratejik anlamı taşıyor. Fakat asıl benzerlik coğrafyada değil, zihniyette: askeri kapasiteye duyulan aşırı güven ve siyasi sonuçların yeterince hesaba katılmaması.
Oysa bugünün dünyası, 1956’nın dünyasından bile daha karmaşık. Her şeyden önce bu savaş, daha başlamadan meşruiyet tartışmalarıyla kuşatılmış durumda. Amerikan kamuoyu uzun süredir dış müdahalelere karşı mesafeli. Irak ve Afganistan deneyimleri, askeri zafer ile siyasi başarı arasındaki uçurumu açıkça ortaya koydu. Bu nedenle bugün İran’a yönelik daha geniş çaplı bir müdahale, yalnızca dış dünyada değil, ABD’nin kendi içinde de ciddi bir dirençle karşılaşıyor. Bu hamlelerin bir çamura saplanması olasılığı daha o hamlelerin fikri tartışılırken bile ABD halkının ciddi kalabalıklar şeklinde sokaklara dökülmesine neden oldu.
Uluslararası düzlemde tablo daha da çarpıcı. Rusya ve Çin gibi iki büyük güç, ABD’nin İran’a karşı hamlelerine açıkça mesafeli duruyor zaten. Dahası bu savaşta açıktan olmasa da İran’dan yana bir harp teknolojisi desteği sundukları çokça dile getiriliyor. 1956’nın saldırgan güçlerinden İngiltere ve Fransa da dahil olmak üzere bütün Avrupa da bu müdahaleye karşı. Konumu değişmeyen sadece İsrail.
Bu durum, Süveyş’te İngiltere’yi geri adım attıran uluslararası baskının bugün daha geniş ve daha çok katmanlı bir versiyonunun oluştuğunu gösteriyor. Artık mesele yalnızca Batı içi bir ayrışma değil; çok kutuplu bir dünyanın doğrudan yansıması.
Üstelik bu kez ekonomik boyut çok daha belirleyici. Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak bir tırmanma, yalnızca bölgesel bir kriz değil, küresel bir ekonomik sarsıntı anlamına geliyor. Enerji fiyatlarının hızla yükselmesi, zaten kırılgan olan dünya ekonomisini daha da zorlayacaktır. Bu da ABD’nin müttefikleri dâhil olmak üzere geniş bir kesimin böylesi bir askeri maceraya mesafeli durmasına yol açıyor.
Bütün bu tablo içinde en kritik başlık ise kara harekâtı ihtimali. İran, coğrafi büyüklüğü, nüfusu ve asimetrik savaş kapasitesiyle klasik bir müdahale sahası değil. Böyle bir adım, hızlı bir zaferden çok uzun süreli bir yıpratma savaşını beraberinde getirebilir. Dahası, hedefin yalnızca askeri değil, siyasi—hatta rejim değişikliği—olduğu düşünüldüğünde, bu tür bir girişimin başarı ihtimali daha da tartışmalı hâle geliyor. Dahası uzun savaşların maliyetlerini ödemekten hiç hoşlanmayan bir kamuoyu deneyimi de kendisini göstermeye başlamışken
Tam da bu noktada Süveyş’in hatırlattığı temel ders yeniden karşımıza çıkıyor: Askeri olarak mümkün olan ile siyasi olarak sürdürülebilir olan aynı şey değildir. 1956’da İngiltere bu farkı geç fark etmişti. Bugün ise ABD benzer bir eşikte duruyor gibi görünüyor.
Ancak arada önemli bir fark da var. Süveyş Krizi, bir dönemin kapanışını simgeliyordu; bugünkü gelişmeler ise henüz şekillenmekte olan bir dünya düzeninin sancılarını yansıtıyor. Bu nedenle alınacak kararların etkisi çok daha geniş ve kalıcı olabilir.
Sonuç olarak, Hürmüz Boğazı etrafında şekillenen bu savaş, yalnızca bölgesel bir güç mücadelesi değil; küresel sistemin sınandığı bir momenttir. Ve tarih, her ne kadar birebir tekerrür etmese de, benzer hataların benzer sonuçlar doğurabileceğini defalarca göstermiştir.
Süveyş’te kaydedilen şey, askeri bir operasyonun başarısızlığı değil; bir zihniyetin iflasıydı. Bugün aynı hatanın tekrarlanıp tekrarlanmayacağı ise, Washington’un askeri gücünden çok, siyasi muhakeme kapasitesine bağlı görünüyor
