menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

MEKKE’DE NASIL BİR SAVUNMA MİMARİSİ KURULDU?

16 0
10.08.2026

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, son yılların en önemli bölgesel güvenlik adımlarından biri olmaya aday.

Mesele yalnızca üç ülkenin askeri iş birliğini geliştirmesi değil. Asıl önemli olan, Ankara, Riyad ve İslamabad’ın birbirlerinin güvenliğini doğrudan ilgilendiren ortak bir savunma çerçevesinde buluşması.

Anlaşmanın merkezindeki hüküm açık; taraflardan birine yapılacak silahlı saldırı, üç ülkenin ortak güvenliğine yönelmiş saldırı kabul edilecek. Bu madde tek başına anlaşmanın ağırlığını ortaya koyuyor. Çünkü aynı masada üç ayrı stratejik güç unsuru var.

Türkiye NATO’nun en büyük askeri güçlerinden biri. Son yıllarda hızla gelişen savunma sanayii, operasyonel tecrübesi, insansız sistemleri, deniz platformları, füze teknolojileri ve genişleyen askeri diplomasisiyle Avrupa’dan Kafkasya’ya, Körfez’den Afrika’ya kadar etkisini artırıyor. Pakistan, İslam dünyasının nükleer silaha sahip tek ülkesi. Büyük, tecrübeli ve yüksek askeri kapasiteye sahip bir orduyu temsil ediyor. Suudi Arabistan ise enerji piyasalarındaki ağırlığı, yatırım gücü, Arap dünyasındaki siyasi etkisi ve büyüyen savunma bütçesiyle bu üçlüye farklı bir stratejik boyut kazandırıyor.

Bu nedenle Mekke’de atılan imza yalnızca askeri bir düzenleme değil. Askeri kapasite, ekonomik güç, savunma teknolojisi, enerji jeopolitiği ve stratejik caydırıcılık aynı siyasi iradede buluşuyor.

FİDAN: “DIŞ POLİTİKAMIZIN KÖŞE TAŞLARINDAN BİRİ”

Mekke Anlaşması’nın siyasi felsefesini en açık biçimde anlatan isim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan oldu. Fidan’ın Anadolu Ajansı Editör Masası’ndaki açıklamaları, anlaşmanın günlük gelişmelere verilmiş bir refleks değil, uzun vadeli dış politika tasarımının parçası olduğunu gösteriyor.

Fidan önemli bir ayrıntı veriyor; “İki yıldır bu anlaşma hazırlanıyor”. Bu cümle kritik. Çünkü anlaşmanın son haftalarda yaşanan gerilimlerin sonucu olarak ortaya çıkmadığını, arkasında uzun bir diplomatik hazırlık bulunduğunu gösteriyor.

Fidan’ın en dikkat çekici vurgularından biri de “bölgesel sahiplenme” kavramı; “Bölgesel sahiplenmemizin artırılması önemli. Dışarıdan gelen hegemonlar sorunları çözmüyorlar, daha da akut hale getiriyorlar”. Bu ifade aslında anlaşmanın temel felsefesini özetliyor. Bölgenin güvenlik sorunları yalnızca dış güçlerin askeri varlığı ve garantileri üzerinden çözülemez. Bölge ülkelerinin kendi aralarında daha güçlü, daha kalıcı ve daha kurumsal güvenlik mekanizmaları kurması gerekiyor.

Bu yaklaşım Batı’yla ilişkilerin sona erdirilmesi anlamına gelmiyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ABD ile güçlü savunma ilişkilerine sahip. Pakistan’ın Çin, ABD ve Körfez ülkeleriyle kendine özgü güvenlik bağları bulunuyor. Ancak yeni model şu sorunun cevabını arıyor: Bölge ülkeleri küresel ortaklıklarını korurken kendi güvenlik alanlarını kendileri kurabilir mi?

Mekke Anlaşması bu soruya verilmiş en güçlü cevaplardan biri.

“YAZIYA BAĞLADIĞIMIZ BİR ORTAK TEHDİT YOK”

Böylesine güçlü bir savunma anlaşmasının ardından ilk soru kaçınılmaz olarak şu oldu: Bu yapı kime karşı kuruldu? İran’a mı? İsrail’e mi? Yoksa ABD’nin bölgedeki güvenlik sistemine alternatif yeni bir eksen mi?

Hakan Fidan bu tartışmaya net bir sınır çiziyor: “Yazıya bağladığımız bir ortak tehdit yok”.

Bu cümle anlaşmanın karakterini anlamak bakımından hayati. Çünkü klasik ittifakların çoğu ortak bir düşmana karşı kurulmuştur. Mekke Anlaşması ise en azından resmi çerçevesi itibarıyla belirli bir devleti düşman ilan etmiyor.

Fidan bunu daha da açık ifade ediyor: “Bize saldırmayan hiçbir ülke hedefimizde değil”.

Ardından üç ülkenin dış politika karakterine dikkat çekiyor: “Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye’nin dış politika tavırlarına baktığınızda yayılmacı politikaları olan ülkeler değil. Kendi sınırları içerisinde kendi dertleriyle, kalkınmalarıyla meşguller”.

Ve şu çerçeveyi çiziyor: “Bu ülkelerle bir araya geldiğimiz zaman doğal olarak bir savunma örgütü oluşturuyoruz; yani saldırgan bir yaklaşım yok”.

Bir başka cümlesi de aynı yaklaşımı tamamlıyor: “İster bölge içinden ister dışından saldırıya uğramadığı sürece bu ittifakın herhangi bir ülkeyle alıp veremediği olamaz”.

Ankara’nın kurduğu dil dikkat çekici. Bir düşman tarif etmek yerine caydırıcılık tarif ediliyor. Bir saldırı planından değil, ortak savunmadan söz ediliyor. 

Anlaşmanın özellikle Arap dünyasında İran kaynaklı güvenlik kaygıları üzerinden okunması şaşırtıcı değil. Körfez ülkeleri uzun süredir İran’ın bölgesel nüfuzu, füze kapasitesi, vekil güçleri ve Husi........

© tv100