O gün...
O gün...
Hep bir o gün vardır bir yerlerde fakat herkesin o günü başkadır. Ondan kastın tam olarak ne olduğu ve nerede başlayıp nereye dek uzandığı da duruma göre değişir. Bir dil atomudur adeta parçalanması hiç bitmeyen. Leyla’nın bahçesindeki aşk çölü desen ona Mecnun’un bağında yeşermiş ayrılık üzümü desen ona benzer. O ve gün kelimeleri yan yana gelerek anlamın ve maksadın türlü türlü çehresine bürünür. Hilkatin sanki böyle başı döner, oluş dairesel iştiyak kazanır.Maksat kadar hiçlik, varlık kadar günlük hayatın pratiği onun sofrasında buluşur. Bir çocuk annesine ‘o gün’ ne zaman diye sorduğunda sevimli oyununu ifade ettiği kadar beklentisini yansıtır. Kek yapmaktan mı dem vurmuştur annesi yoksa oyuncak almaktan mı sadece ikisi bilir. Bir savcının o günü ile sınava girecek öğrencininki farklı olduğu gibi evlenecek iki gencin hesabı ayrıdır. Çiftçi için o gün belki hasat başlangıcı belki de tohum saçma vaktidir. Bir yazarın o günü tam olarak var mıdır bilmiyorum ancak o gün bir yandan beklentiyi bir yandan hesaplaşmayı bir yandan da arzuyu karşılayabilir. O gün dediğimizde karşılaşamayacağımız anlam var mıdır diye sormak gerekir. Bir askerin o günü teskere demektir de daha çok bir mahkumunki tahliye günü.
Tarihin kırılma anları da o zamandan bu zamana sekip durur. Kutsal metinlerin de o günü vardır hatta onların çokça varlık gerekçeleri ‘o gün’ çağrışımına dayanır. Gelip çatacak bir geniş zaman imidir ‘ O gün’ . Ölümü, hesap gününü, öteki alemi çağrıştırır. Kıyamet bile onunla karşılanır. Bir soyut gerilim bütün belagatiyle meydan okur. İnsan bazen kendi içinde böylesi gerilim alanları yaratır. O günü bekler, o güne göre ayarlar kendisini. Korkar. Ürperir. Umutlanır. Belki de o günü olmayan o güne dair bütün anlam yakıştırma va çağrışımlarını parçalayan tek insani hal aşktır. Aşka düşen artık insani hal içinde sayılır mı tartışılır lakin zaman ve mekanın silindiği hatta öznenin bile silindiği yerde o gün hükmünü sürdürebilir mi? Yine de o güne çok şey borçludur insanoğlu. Onun vesilesiyle sigaya çekilir, tartıya çıkar, aklın basıncıyla duyguların denizaşırı mesafelerinde gidip geldikten sonra oturup varlığının meyvesini verir.
O gün’ü bir canlı gibi tasavvur edip masamıza buyur ettiğimizde ona soracağımız soruların haddi hesabı kestirilemez. Çoğunlukla da ‘o gün’ başlı başına, alttan alta, içten içe, bile bile bir ruh titreyişidir. Bizim dışımızda işleyen bir güç saatinin çarkları bilmediğimiz bir dille bizimle konuşur. Çok geçmişte kalmış fakat çizgileri hayatın her köşesinde birden canlanıveren arkaik kalıtlar gibi canımıza dokunur. Bir gün ya o gün yaşanmıştır ya da yaşanacak olma ürpertisi hep içimizde dönmüştür. O günü bilmek hayatın tembel ve birbirine çok benzeyen tekrarı içinde şuurun uyanışını fark etmektir. Toplumların şuuraltında gezinen ‘o gün’lerden söz etmek mümkündür. Bir olma, ayağa kalkma, dile gelme, yola çıkma vaktidir. O gün, toplumların adeta Ergenekonudur.
Ölümün nedense özellikle onun döne dolana çokça ‘o gün’ ile........
© tarihistan.org
