menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Fransa’daki seçimler ve sola genel bir bakış…

11 0
tuesday

Fransa’daki yerel seçimler, siyasetin yönüne dair önemli ipuçları verdi. Paris, Lyon ve Marsilya gibi ülkenin en kritik şehirlerinde sosyalistlerin ve sol ittifakların gücünü koruması dikkat çekerken, aşırı sağ partiler yine büyük metropollerde beklediği çıkışı yapamadı.

Buna karşılık küçük yerleşimlerde etkisini artıran sağ siyaset, ülkenin genelinde varlığını hissettirmeye devam ediyor. Katılımın sınırlı kalması ise seçmenin siyasete mesafesini koruduğunu gösterse de, sandığa gidenlerin tercihi yerel yönetim performansının hâlâ belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.

Şehirleri kazanan sol, ülkeleri neden kaybediyor?

Fransa’daki yerel seçimler bir gerçeği bir kez daha yüzümüze vurdu:

Sol hâlâ kazanabiliyor. Ama sadece belli yerlerde.

Paris, Lyon, Marsilya… Haritaya bakıldığında ortaya çıkan tablo net: Sol, ülkenin kalbini oluşturan şehirlerde varlığını koruyor. Üstelik bunu tesadüfen değil; yönetme becerisiyle, yerel sorunlara verdiği somut yanıtlarla başarıyor.

Ama aynı haritaya biraz uzaktan bakıldığında başka bir gerçek beliriyor:

Aynı başarı, ülkenin geri kalanına taşmıyor.

Ve işte asıl mesele tam burada başlıyor.

Fransa’dan çıkan bu tabloyu “yerel dinamikler” diye geçiştirmek mümkün ama doğru değil. Çünkü ortada giderek netleşen bir eğilim var: Siyaset artık ideolojik eksenden çok coğrafi bir hatta bölünüyor.

Şehirler sola gidiyor.

Ülke geneli sağa daha eğilimli…

Şehirlerde güven, ülke genelinde mesafe

Fransa’daki seçmen davranışı bu ayrımı açık biçimde gösteriyor. Büyük şehirlerde sol yönetimlere duyulan güven devam ediyor. Kentli seçmen için sol; daha öngörülebilir, daha kurumsal ve gündelik hayatı düzenleme kapasitesi daha yüksek bir seçenek olarak görülüyor.

Ama aynı güven ülke geneline yayılmıyor.

Daha açık bir ifadeyle:

Seçmen belediyeyi teslim ediyor, ama ülkeyi etmiyor.

Bu tabloyu sadece eleştirmek de haksızlık olur.

Bugünün Avrupa’sında, aşırı sağın yükseldiği bir dönemde büyük şehirleri elde tutmak önemli bir başarı. Bu, solun hâlâ:

ittifak kurabildiğini, yerel sorunlara somut çözümler üretebildiğini,

seçmenle gündelik hayat üzerinden bağ kurabildiğini

gösteriyor. Yani sol tamamen zayıflamış değil.

Ama bu güç, belirli bir coğrafyada sıkışmış durumda.

Fransa’da ortaya çıkan tablo, Avrupa’nın genelinde de geçerli:

Metropoller: sol, küçük şehirler ve kırsal: sağ ve aşırı sağ

Bu ayrım artık geçici değil, giderek kalıcı hale geliyor.

Ve burada solun temel eksiği ortaya çıkıyor:

Kendi seçmenini koruyor, ama yeni seçmen kazanmakta zorlanıyor.

Türkiye: Aynı harita, daha sert gerçeklik

Bu tablo Türkiye’ye de yabancı değil.

İstanbul, Ankara, İzmir: muhalefet

Anadolu’nun geniş bölümü: iktidar

Aynı sosyolojik fay hattı. Ancak Türkiye’de bu ayrım daha sert yaşanıyor. Çünkü mesele sadece hizmet değil; kimlik, aidiyet ve güven meselesi. Bu yüzden Türkiye’de seçmen belediyeyi değiştirebiliyor ama ülkeyi değiştirme konusunda daha temkinli davranıyor.

Bu çerçevede Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) son yıllardaki performansı da ayrı bir başlık olarak değerlendirilmeli. CHP, özellikle büyükşehirlerde elde ettiği belediyeler ve bu belediyelerde sergilediği görece başarılı yönetim performansıyla önemli bir eşiği aştı; artık sadece “itiraz eden” değil, “yönetebilen” bir aktör olarak görülüyor. Ancak aynı CHP, bu yerel başarıyı ülke geneline yayma konusunda hâlâ zorlanıyor. Parti, kentli seçmenle kurduğu bağı Anadolu’nun daha muhafazakâr ve kırılgan kesimlerine aynı ölçüde yansıtamadı. Ekonomik kriz gibi herkesi etkileyen başlıklarda bile zaman zaman ortak bir dil kurmakta yetersiz kalıyor. Bu da CHP’nin önüne şu temel soruyu koyuyor: Yerelde kanıtlanan yönetme kapasitesi, ulusal ölçekte neden aynı güveni üretmiyor?

Kimlik ve aidiyet meselelerinde yeterince güçlü bir bağ kuramamış olması da buna eklenebilir.  

Bu yüzden ortaya şu çelişki çıkıyor: Aynı seçmen bir şehirde güven duyuyor ama ülke söz konusu olduğunda mesafe koyuyor.

Türkiye’de CHP’nin, sol ve sosyal demokrasinin güçlü bir yanı var. Hakkını teslim etmek gerekiyor.

CHP özellikle büyük şehirlerde önemli bir yönetim performansı ortaya koydu:

-Sosyal desteklerin yaygınlaşması

-Altyapı ve ulaşım yatırımları

-Daha kapsayıcı bir dil arayışı

Bu başarılar, seçmen nezdinde karşılık buldu.

Ama eksik olan ne?

Eksik olan, bu başarıyı ülke geneline taşıyacak siyasi dili henüz bulamaması ve daha da önemlisi iktidar tarafından abluka altına alınmış bir partinin hareket alanının giderek daralmış olması…

Avrupa’nın ortak sorunu

Fransa’dan Almanya’ya, İspanya’dan İtalya’ya kadar benzer bir tablo görüyoruz. Sol kaybolmuş değil. Ama toplumsal tabanı daralmış durumda. Daha çok; kentli, eğitimli, orta sınıf seçmene dayanıyor.

Bu da onu hem güçlü hem kırılgan kılıyor.

Sol bugün Fransa’da da Türkiye’de de sahneden çekilmiş değil.

Ama sahnenin tamamına da hâkim değil.

Şehirlerde güven veriyor, evet.

Ama ülkenin geri kalanına aynı duyguyu neden veremiyor?

Daha açık soralım:

Sol kazanmayı bilemiyor mu yoksa kazandığı yerde yetinmeyi mi tercih ediyor?  

Çünkü mevcut tablo şunu söylüyor:

Seçmen hazır olabilir.

Ama sol, herkese hitap eden o zor dili kurmaya ne kadar hazır?

Ve belki de asıl soru şu:

Sorun seçmende mi—yoksa solun kendisinde mi?


© T24