Sanat, siyaset ve özerklik
Siyaset–sanat–iktidar üçgeni ya da ilişkisellik ve araçsallaşma ortamı. Bu üç alan arasındaki ilişki tarihsel olarak hep vardı; ancak bugün fark şu: Eskiden sanat eleştiri üretir siyaset buna tepki verir ya da onu içerirdi. Rejim ne olursa olsun muhalif sanatçı zaten sistem dışı bırakılıyordu. Bugün, sanat siyaset karşılıklı meşruiyet transferi yapıyor. Sanatçı, iktidara yakınlıkla görünürlük kazanıyor. İktidar, sanat üzerinden kültürel rafinelik ve yumuşak güç üretiyor. Bu yüzden ortaya çıkan şey, sahici bir ilişki değil, stratejik bir yakınlık ekonomisidir. Bugün yine muhalif sanatçı böyle bir ilişkiye mesafe koyduğu zaman sistemin dışında kalsa da kendi otonomisini sürdürebilir bir pozisyona sahip olabilir.
Eskiden de sanat alanında belirli “geçiş mekanizmaları” vardı: eleştiri, kürasyon, akademi, bağımsız çevreler… Ancak bugün bu yapılar ya zayıfladı ya da aynı görünürlük mantığına entegre oldu. Bununla birlikte seçilmişlik ile öne çıkmışlık arasındaki fark siliniyor. Yani bir işin orada olması, onun “hak ettiği” anlamına gelmiyor; sadece oraya bir şekilde yerleşebildiği anlamına geliyor. Yetkinlik artık değeri belirlemiyor; kabul görme, yetkinliğin yerine geçiyor. “Kabul” artık estetik bir yargı değil, ağ içinde onaylanmadır. Bu yüzden, estetik tartışma azalır, konum, statü tartışması artar. Sanat konuşulmaz, sanatçının konumu konuşulur.
Asıl problem şu değil: “kötü işler öne çıkıyor”. Asıl problem şu: İyi iş ile kötü iş arasındaki ayrımın ölçütleri bulanıklaşıyor. Bu, uzun vadede şunu üretir:........
