Bir müzenin etik sınırlarını sorgulamak: Masumiyetin cinsiyeti var mı?
Masumiyet Müzesi’ni bu kez “karşı olgusal düşünme” (counterfactual analysis) yöntemiyle okumayı öneriyorum. Bu okuma, anlatının olay örgüsünü değil, etik sözlüğünü görünür kılmayı amaçlıyor: hikâyeyi cinsiyetinden arındırıp yeniden kurmayı deneyelim. Roman karakterlerinin isimleri Kemal değil Kamile, Füsun değil Ferit olsun. Yazarı Orhan Pamuk değil, bu hikâyeyi kaleme alan bir kadın — örneğin Oya Parman — olsun ve aynı anlatıyı aynı duygusal ve düşünsel tonla yazsın.
Nişanlanmak üzere olan Kamile’nin, daha önce ilişki yaşamamış kendisinden genç Ferit’le bir birliktelik yaşadığını düşünelim. Bu ilişkiyi gizli bir alan içinde sürdürdüğünü, Ferit’i düzenli olarak kimsenin bilmediği evine çağırdığını ve eşzamanlı olarak nişanlısıyla kurduğu sosyal konforu devam ettirdiğini varsayalım. Ferit, bu ilişkinin gizli bir macera olmaktan öteye geçmeyeceğini fark ederek uzaklaşsın ve başka biriyle evlensin. Kamile ise bu kopuşu kabul etmeyip Ferit’in hayatına yeniden dahil olmaya çalışsın; evine girsin, çevresiyle ilişkiler kursun, eşyalarını saklasın, anılarını toplasın ve sonunda bu takıntıyı bir müzeye dönüştürsün.
Karşı olgusal düşünme yönteminin anlatıya dair temel bir soruyu görünür kılmaya yarayacağını umuyorum; bu hikâyeyi hâlâ aşk olarak mı okurduk? Kurulan müzeye “Masumiyet” adını vermek mümkün olur muydu? Büyük ihtimalle hayır. Kadın özne konumuna geçtiğinde, romantik fedakârlık olarak yorumlanan davranışlar hızla etik ihlal kategorisine kayar. Anlatı, trajik aşk hikâyesi olmaktan çok en iyi ihtimalle sınır ihlali ve sapkınlık olarak okunurdu.
Bu durum yalnızca edebi yorum farkı değildir; aynı zamanda toplumsal algı mekanizmalarının nasıl işlediğini de gösterir. Erkek öznenin arzusunu merkezine alan anlatılar kültürel olarak romantize edilmeye daha yatkındır. Kadın öznenin arzusu ise çoğu zaman ahlaki denetime tabi tutulur. Bu nedenle aynı davranış dizisi, öznenin cinsiyetine bağlı olarak farklı etik kategorilere yerleştirilir.
Burada mesele yalnızca anlatının içeriği değil, anlatıya tanınan meşruiyet alanıdır. Erkek anlatıda sabır, bağlılık ve tutku olarak yorumlanan eylemler; kadın anlatıda kolaylıkla ahlaksızlık, histeri, tehlike, ayıp ya da günah olarak adlandırılabilir. Bu fark, aşkın doğasından çok, arzunun hangi özneye ait olduğuna bağlıdır.
Örneğin sevilen kişinin eşyalarını biriktirerek bir müze kurma eylemi kadın özne için toplumsal olarak düşünülebilir bir romantik jest değildir; böyle bir girişim ya baştan imkânsız sayılır ya da gerçekleştiği anda büyük ihtimalle aşkın diliyle değil, sapkınlık ve ahlaki ihlal kategorileriyle adlandırılacaktır. Kadın için tasavvur edilemeyen bir anlatı biçiminin erkek için masumiyet anlatısı olarak sunulması, yalnızca etik bir çifte standardı değil, arzunun hangi bedenlerde meşru sayıldığını belirleyen kültürel hiyerarşiyi de görünür kılar. Masumiyet Müzesi bu açıdan yalnızca bir aşk anlatısı değil, arzunun kültürel olarak nasıl sınıflandırıldığını gösteren bir örnek olarak okunabilir. Aynı hikâye kadın özneye ait olduğunda, anlatının estetik tonu değişmez; fakat etik değerlendirme köklü biçimde dönüşür. Bu dönüşüm, masumiyet kavramının evrensel bir özellik olmadığını, aksine toplumsal olarak dağıtılan bir nitelik olduğunu düşündürür.
Dolayısıyla Masumiyet Müzesi’ni yeniden düşünmenin en verimli yollarından biri, hikâyenin duygusal yoğunluğunu tartışmaktan çok şu soruyu sormak olabilir: Hangi arzular anlatı içinde kim için meşru kabul edilir/edilmez ve kim için hangi arzular denetlenir? Bu soru, müzeyi bir aşk anıtı olarak değil, arzuya uygulanan cinsiyet ayrımcı kültürel ölçütlerin sergilendiği bir alan olarak görmemizi sağlar belki. Böylece Masumiyet Müzesi, yalnızca bir hikâyenin değil, aynı zamanda masumiyetin kime ait sayıldığını belirleyen görünmez düzenin de anlatısına dönüşür. Sonuç olarak masumiyetin cinsiyeti maalesef vardır ve ne mutlu ki kurban kadın olsa dahi aşık erkek her zaman masumdur anlayışı çökmektedir.
