menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

En sert, en dışlayıcı, en yıkıcı dönemlerde yaşarken ne yapmalı?

11 0
yesterday

Başlarken…

Bırakın demokratik olgunluğu, tahammül etme kapasitemizi bile yitirmek üzereyiz.  Fark etmeliyiz ki bu gerilimli sürecin etkilediği insanlarız. Siyasal iktidar yapıp ettikleriyle hem kendi tabanını hem de tüm yurttaşları birbirinden uzaklaştırıyor, bir kutbun içinde yer almaya zorluyor. Sağlıklı ve iletişime açık bir kamusal alanımız yitik; bu alanda çoğulluğun gerektirdiği karşılaşmalar ve görüşmeler olamıyor. Bu durumda ne yoksulluğu ve işsizliği ne enflasyonu ne ülkenin iç ve dış borcunu ne kurumların çürümekte oluşunu ne üniversitelerin sessizliğini ne asgari ücretlinin çığlığını ne demokrasinin can çekişmekte oluşunu ne başta muhalefet olmak üzere kamusal alanın kapatılmasını konuşabiliyoruz. Oysa cesaretle konuşma yetimizi yeniden canlandırmalı ve yurttaşlar olarak güçlenmeliyiz.

Günler, aylar, yıllar akıp giderken konuştuğumuz şeyler var elbet; daha çok da iktidarın yapıp ettikleri. İktidar kendini konuşturuyor! Nasıl bölünüp, parçalanıp yönetildiğimizi, nasıl hileli biçimde yönlendirildiğimizi, nasıl boyun eğdirildiğimizi, özgün kültürel alanlarımızın nasıl adım adım nasıl istila edildiğini konuşuyoruz. Konuştuğumuz şeyler, siyasal iktidarın hükmetme kapasitesi üzerine!

Peki biz yurttaşların güçlerini buluşturma çabamız, eşitlik, özgürlük ve adalet arayışımız! Cumhuriyetin ikinci yüzyılının ilk çeyreğinin sonunda eşitlik ve özgürlük, insan hakları ve demokrasi gündeminin yanına bile yaklaşamadık. Yurttaşlar olarak yaşadıklarımız, siyaset biliminde farklı sözcüklerle tanımlanıyor, otoriterleşme, geç faşizm, demokrasinin gerilemesi… Kuşkusuz her kavram hakikatin farklı yönlerine vurgu yapıyor. Ama bir de sorunu kendimize de bükerek “sektleşme, sekterleşme” kavramı ile yaşadığımız şeyin ne olduğunu anlamaya çalışalım.

“Sektleşme” sözcüğü Türkçeye büyük ölçüde Batı dillerindeki “sect” kavramından geçmiş. Kökeni Latinceye dayanıyor: izlenen yol, öğreti, ekol, hizip anlamını taşıyor. Türkçede doğrudan karşılığı yok, ancak hizipleşme, ⁠klikleşme, ⁠mezhepçi kapanma, ⁠dogmatikleşme, içe kapanma, cemaatleşme (bağlama göre), ⁠dar grupçuluk olarak niteleniyor. Bu kavramlar bağımsız ya da iç içe geçerken doğaları ve var olma dereceleri farklılaşabiliyor. Ayrıca bu sözcükler sektleşmeyi tam olarak da anlatmıyor sanki. Sektleşme, hakikati tekeline alma, dışarıyla bağı koparma, eleştiriye kapanma boyutlarını da içeriyor.

Bu nitelemeler Necip Fazıl’ın “softa” tanımını çağrıştırıyor ve softa sektleşmenin en ileri derecesine işaret ediyor:

 “Bir fikrin içinde, bir inanışın kabuğunda, kozasında ölen ipek böceği gibi can vermiş insan. Bir itikadın içine bir odaya girer gibi girdikten sonra onun bütün pencerelerini örtüp mücavir ve müteselsil[1] inanışlarla alakasını kesen, kafasını zindana çeviren ve artık dışarısını, güneşi, suyu ve hayatı inkâr eden insan.” [2]

İktidar sekterleşiyor toplumsal muhalefeti de buna zorluyor!

Bedenler, Foucault’a göre içinde yaşadığı toplumun “olaylarının kaydolduğu yer”dir. İktidarın yapıp ettikleri kadar, emekçilerin, ezilenlerin, maden işçilerinin, grevdeki İtalyan Lisesi öğretmenlerinin, CHP’ye sahip çıkmaya çalışan üyelerin ve yurttaşların, Bilkent Üniversitesi öğrencilerinin direnişi de bedenlere kaydedilir. Bu nedenle ‘politika varlığı önceler’. İktidar, evde, işyerinde, sokakta, okulda, hastanede her ortamda, kişilerin bedenlerinde yuvalanır, gelişir, güçlenir, tersine zayıflayabilir de. Bir arzu coğrafyası olarak bedenler bir kayıt alanıdır. İktidarlar verili katmanların içinde konumlanırlar ve diğer insanlar üzerinde güç uygularlar, insanlar da bu etkilere karşı etkin etkilenişler içinde karşı koyabilirler, güçlenebilirler.

İktidarın yapıp ettikleri bedenimizi kat ediyor; iktidardan bağımsız olmak imkânsız değilse de zor. Ancak bedenlerin iktidara maruz kalma derecesini izlemek zorundayız. Bir şeylerin o şeye egemen olan güçlerle birlikte bir anlamı var. Fakat şeyin kendisi de tarafsız değil ve o an için egemen olan güçle az ya da çok yakınlık içinde. Her güç, gerçekliğin bir miktarının ele geçirilmesi, tahakküm altına alınması ve kullanılmasıdır. Eğer bir şeyin hangi güç tarafından ele geçirildiğini, sarıldığını, kullanıldığını ya da hangi kuvvetin ifade edildiğini bilmiyorsak o şeyin anlamını hiçbir zaman bilemeyiz.

Siyasal iktidar hem kendini koşulsuz destekleyenleri hem de gidişattan hoşnut olmayan milyonlarca yurttaşı hızla sektleştiriyor! Yani, bir düşüncenin, hareketin, örgütün ya da topluluğun zamanla kendi içine kapanarak yalnızca kendisini hakikatin taşıyıcısı görmeye başlamasına doğru yol alıyoruz. Bu durumda dışarıdaki herkes ya “yanlış”, “eksik”, “saf”, hatta bazen “düşman” olarak algılanıyor. Bu yönelim demokrasiyi tehdit ediyor.

Nasıl mı? Felsefi ve siyasal anlamda sektleşme birkaç özellikle ortaya çıkıyor. Sektleşme, tarafları eleştiriye kapatıyor, iç aidiyeti mutlaklaştırıyor, liderin ya da merkezin sorgulanamaz hale gelmesini sağlıyor. Karmaşık gerçekliği basitçe “biz/onlar” ayrımına indirgiyor. Ahlaki üstünlük duygusu yaratıyor. Dış dünya ile bağı zayıflatıyor. Başlangıçta güçlü bir dayanışma gibi görünen şey, zamanla düşünsel daralmaya dönüşüyor. Çünkü grup veya kurum artık hakikati arayan bir yapı olmaktan çıkıyor; hakikatin zaten kendisinde olduğuna inanan bir yapıya dönüşüyor. Çoğulluğa olan tahammül kaybı sektleşme ile başlıyor; farklı sesler tehdit gibi algılanıyor.

Gilles Deleuze ve Félix Guattari açısından bakarsak sektleşme insanlar ve insan olmayanlar arası akışların donmasıdır. Hareket eden, dönüşen, yeni karşılaşmalar kuran düşünce; katı kimliklere ve tekrar eden sloganlara sıkışır. Yani yaşamın çoğulluğu, yerini kapalı bir “doğru çizgi”ye bırakır. Siyasal örgütlenmeler açısından  sektleşme önemli bir risktir. Çünkü bir hareket, ⁠toplumla konuşmayı bırakıp yalnızca kendi üyelerine konuşmaya başladığında ⁠insanları........

© T24