Netanyahu’yu durdur(a)mamak
20. yüzyılın dünya savaşları, faşizmleri ve bir bölümünü sonradan öğrendiğimiz soykırımları, yüzyılın ikinci yarısını yaşayan çoğu kişi gibi benim de zihnimde hep belirli bir şaşkınlıkla iç içe geçmişti.
Şaşkınlığı yaratan, şu kaçınılmaz soruydu: Hepsi de insan elinden çıkma olan bütün o vahşetler nasıl olup da göz göre göre işlenebilmiş, nasıl olup da bir türlü durdurul(a)mamıştı?
Her şey bitince gelen Nuremberg Duruşmaları, ardından sayısız bellek çalışması, belgeseller, müzeler, filmler, roman ve şiirler, yasa ve sözleşmeler “Bir daha asla!” şiarını hayata geçirmeye yetmemiş olmalı ki, şimdi 21. yüzyılda aynı şaşkınlık güncellenmiş durumda: Srebrenitsa, Ruanda, Darfur, Gazze... Bunlar da tıpkı öncekiler gibi burnumuzun dibinde, göz göre göre olup bitmedi mi? En son, Yahudilerin Netanyahu’yu durdur(a)mayışı yine “nasıl olup da...” sorusunu uyandırmıyor mu?
Biz insanlar belli ki dehşet uyandıran ne varsa o yöne bakmamayı, bakmışsak bile kısa sürede unutup bir başkasına ya da işimize gücümüze bakmayı neredeyse içgüdüsel bir biçimde başarıyoruz. Tıpkı sahra belgesellerinde izlediğimiz büyük baş hayvan sürüleri gibi: Az ötede bir yırtıcı grubu sürülerinden bir kısmını önüne katmış paramparça ediyor, ama geriye kalanlar tin tin kendi yollarına devam ediyor. İçgüdü, yaban sürülerin hareket ilkesi. Peki, ya biz insanlar?
30 Mayıs Cumartesi günü Al Jazeera televizyonunun İngilizce yayınında bir programın konuğu, İsrail’in........
