menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hukuk çatışmalarının özü...

13 0
tuesday

Türkiye’nin hukukla daima bir sorunu oldu. Bu sorun dediğim yumak üç büyük çember halinde gelişmiştir.

Birincisi Tanzimat’la birlikte başlayan hukukun modernleşmesi dönemidir. Cumhuriyetle devam etmiş ve pozitif hukukun yerleştirilmesiyle o tarihte mevcut devlet düzeninin ciddi şekilde dönüştürülmesi beklenmiştir. Doğallıkla, toplumun bir kesiminin kabul ettiği bu gelişmeye toplumun diğer kesimi karşı çıkmıştır. Tüm bir modernleşme tarihimizin bu çelişki üstünden izlenmesi mümkündür.

İkinci büyük hukuk ‘sorunu’ darbeler tarihimizi meydana getirir. Sadece 1960, 1971, 1980 darbeleri değil, bir manada 1908 darbesi de aynı kapıya açılır ve elitlerin topluma inanmamasının, güvenmemesinin bir neticesi olarak ortaya çıkar. Askerler, kendilerini siyasal elitler ve devletin sahibi olarak gördükleri için toplumun kendi dinamikleriyle oluşturduğu süreçlere karşı çıkıp, yeni bir hukuk düzeni kurmak için darbeye başvurmuştur. Her darbeden sonra anayasayla uğraşılmasını başa türlü nasıl açıklayacağız?

Üçüncü büyük hukuk tartışması içinde yaşadığımız şu günlerde gerçekleşiyor. Hukukun topluma yetmediği, siyasal elite hizmet etmeye başladığı bugünkü temel iddia. Bu iddianın gerçek dışı olduğunu kimse söyleyemez. Mahkemelerin yetersiz kaldığı, yargı kararının çok geciktiği, hukukta istisnai olması gereken uygulamaların rutin uygulamalara dönüştüğü soyut bir iddia değil, fiili bir gerçek.  

Durumu açıklayacak teknik nedenler istendiği kadar öne sürülsün. Mahkeme ve yargıç sayısının nüfusa oranının çok küçük olduğu varsın iddia edilsin. Onlar yaşanan sorunların açıklayıcı nedenleri değil. Olamaz da. Devletin en önemli işlevi hukuku korumak, normlar içinde işlemesini sağlamak, adalet mekanizmasını kusursuz şekilde işletmektir. Dünyanın her rejiminde ve döneminde devlet hukukun temel koruyucusu ve uygulayıcısıdır. Weber’in devleti meşru güç kullanma hakkını elinde tutan organ tanımının bir boyutu da budur. Her ne kadar hukuk kurumları ‘Türk milleti adına karar veren’ diyerek hükümlerini kuruyor ve açıklıyorsa da, tüm o mekanizma devletin kontrolünde gerçekleşir. Eğer bu iki koşula dönük yetersizlikler varsa vardır ve kabul edilmez. Kusursuz işlemeyen bir hukuk mekanizmasıyla toplum-devlet sözleşmesi sağlanamaz. Türkiye’de daima uygulandığı ve zannedildiği üzere öne sürülen gerekçeler gerçeği ortadan kaldırmaz. Sadece bir yetersizliğin dışa vurumu ve teselli olarak kalır.

Bugün, Türkiye’de yargı mekanizmasının hemen her konuda özellikle ucunun ahlak anlayışına ve siyasal mekanizmalara dayandığı konularda gerçekten çok çekingen davrandığı, sorumluluk almaktan dikkatle kaçındığı mağdurdan ziyade maznundan/mağrurdan yana hareket ettiği ortada. Oysa demokratik bir toplum olmanın temel kuralı hukukun üstünlüğü ilkesidir. Güçler ayrılığı ilkesi öncelikle yasanın bağımsızlığını öngörür. Eğer bu iki noktada bir kısıtlama, çelişki veya tıkanma varsa durum ciddiden daha ciddidir.

Söz konusu uygulamanın bir refleks olarak geliştiği görülüyor. O reflekse karşı toplum refleksi devreye giriyor. Basın ve sosyal medya oluşturduğu basınçla yargının ve diğer hukuk mekanizmalarının tutumlarını daha dikkatli şekilde icra etmesine zemin sağlıyor. Sayısız vaka için bu mekanizmanın nasıl işlediği örneklerle gösterilebilir. Bir yerde toplum hukukla haklı nedenlerle boğuşuyor ve hakkını ancak bu yoldan sağlayabiliyor.

Çocuklara karşı işlenen suçlarda, kadına karşı şiddet suçlarında bu gerçek ortadadır. Eğer basın üstüne varıp dikkatle izliyorsa biraz daha hakkaniyete uygun ve ussal bir karar üretiliyor ki, o şartlarda dahi sonucun tatmin edici olmadığı ve maşeri vicdanda olumlu karşılık bulmadığı sayısız dosya var. Toplumun hak vicdanı ciddi bir huzursuzluk içinde bulunuyor.

Niye böyle bir halle karşı karşıyayız sorusuna dönük mekanik açıklamaların ötesine geçmek gerek. Çünkü, getireceğim değerlendirmeler o mekanik açıklamaları da kuşatacak ve yerine oturtacak bir nitelik taşıyor.

Şöyle başlayayım: hukuk sınıfsaldır. Toplumdaki egemen sınıfın mantığını yansıtır. Tarihsel bir gerçekten söz ediyorum. Bugün uyguladığımız liberal hukuk düzeni uzun evrimi boyunca burjuvazinin hak anlayışını yansıttığı gibi çeşitli araçlarla o sınıfın hakimiyetini kurar ve devam ettirir. Türkiye’de askerlerin hazırladığını söylediğim hukuk düzeni daima burjuvazinin damgasını taşır. 1908’den beri hakikatimiz budur. En üst düzey hukuk ve toplum sözleşmesi metni olan anayasalarımız için de bu gerçek yerli yerindedir. 1960’ın ‘ilerici’ olduğu söylenen anayasası da, 1980’nin çok tartışılan anayasası da aynı süzgeçten geçmiştir.

Söz konusu burjuvazi sanayi ve ticaret burjuvazisidir, finans kapitalle iç içedir ve kentlidir. Diğer niteliklerini saymak gerekirse, Batıcıdır, yüksek eğitimlidir. 1979 sonrasındaki neo-liberal uygulamalar bu zeminde gerçekleşmiştir ve o tarihten bugüne gelen hukuk düzeni bu toplum kesiminin damgasını taşır. Liberal hukukun özünü mülkiyet hakkı meydana getirir. Diğer hukuk normları bu kaynaktan, odaktan çıkarak gelişir. ‘Medeni’ dediğimiz dünyada, Batı toplumlarında da böyledir, bizde de böyledir.

Fakat 2002’den sonra Türkiye’de yeni bir toplumsal oluşum yaşanıyor. Toplumun demokratik platformda belirleyicisi olan, ama diğer düzlemlerde geriye itilen kesimleri siyasal planda da bürokraside de ağırlığını duyurmaya başladı. Buna taşra burjuvazisinin yükselişi demek gerekir. Muhakkak ki, İslami burjuvaziyi de içine alan, bir zamanlar Anadolu Kaplanları denen bu çevre yönetimde kendisini duyumsatıyor. Göçle gelmiş büyük halk yığınları olduğu gibi Anadolu burjuvaları da büyük kentlerin etrafında yerleşik durumda.

Bu çevrenin, Marx’ın zamanında yazdığı ‘küçük burjuva radikalizmi’yle hareket ettiği kesindir. Kuyrukta sıra beklemek istemeyip sizi omuzlayan, trafikte arabasını önünüze kıran kişiyle, mülkiyet hırsını biledikçe bileyen kişi aynıdır. Doğal olarak hakim sınıf haline gelen çevreler mülkiyetin ve servetin de el değiştirmesini istemekle kalmayıp gözetmektedir de. Tarihin akışı denen tarihsel bir gerçekten söz ediyorum. Fransız Devrimiyle birlikte Batıda başlayan burjuvazinin büyük yürüyüşü o dönemde yerleşik aristokrasiye ne yaptıysa Türkiye’de de aynı oluşum kendisine özgü şekilde cereyan ediyor.

Böyle bir dönemde hukukun üstünlüğüne herkes inanır ama hukukun getirdiği ‘engeller’ olmazsa, hırsı elinde tutan daha memnun olur. Zamanında Süleyman Demirel, partisinin sembolü olan Kır At’ı kastederek, ‘kırat hızlı koşuyor ama taylar engel oluyor’ diyordu. Danıştay, Sayıştay, Yargıtay gibi kurumlardan yakınıyordu. Türk sağının ezeli rüyası olan Başkanlık Sistemi bile daha hızlı karar alma, hareket etme, sonuç üretmek maksadıyla düşünülmüştü ve hukuki süreçler elbette meselenin önemli bir bölümünü meydana getiriyordu.

Öte yanda geçerli etik normlar var. Mevcut hukuk yapısının öngördüğü etik normlar iki nedenden ötürü problem üretiyor. Bir, bugün ortaya çıkan ve sıklıkla görülen sorunlar mevcut yapıda yeterli müeyyidelerle çerçevelenmiş değil. Ancak içtihatlarla geliştirilebilir. Başka bir zamanın ve sınıfın hukuk normları bugünü karşılamayabilir. Kamu vicdanını rahatsız eden kararlar bu durumun bir sonucudur. İkincisi, hukuk, hâkimi önce yasalarla bağlar. Onların yetersiz olduğu durumda hâkim geçerli örf ve ananeye dayanarak karar üretir. O da mümkün değilse hâkimin öznel kararı, vicdanı yeterlidir. Amerikan hukuk sistemi bütünüyle bu kuralın getirdiği esnekliğin üstüne oturur.

Türkiye’de bugün karar merciinde bulunan ve sınıfsal özelliklerini tanımladığım çevreler bu çerçeve içinde karar veriyor olabilir. Başka bir sınıfın, kültürün, düşünce yapısının oluşturduğu karar yerleşik olanla çatışacaktır. Çünkü yerleşik olan yaptırımı farklı bir zihniyet hazırlamıştır. Dolayısıyla iki tercih arasında bir gerilim ve çatışma yaşanması doğaldır. Doğaldır derken bir kabulden değil, bir gerçeklikten söz açıyorum.

Evet, ortada, Türkiye’de bir hukuk sorunu, birçok hukuk sorunu var. Daha doğrusu bir hukuk gerilimi var. Bu gerilim bir sınıf çatışmasından kaynaklanıyor. Türkiye’deki mevcut hukuk yapısıyla hâkim çevrelerin ‘olmasını istediği’ hukuk arasında bir zıtlaşma yaşanıyor. Ama hukuka uymayarak hukuk üretilmez, sınıf çatışması hukukun evrensel normlarını alt üst etmeyi gerektirmez. Mevcut kural ve koşullar demokratik yoldan ve daha da önemlisi toplum sözleşmesi içinde bir başka kural ve koşulla değiştirilene kadar geçerlidir.

Hukuk da zaten odur.


© T24