menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Trump’ın İran melodram tiyatrosu

29 0
latest

Sahnedeki birincil rol sahipleri ve anlık değişen senaryo

İran Savaşı dördüncü haftasında oyuncu kadrosu zengin, cinayeti, felaketi, acısı ve entrikası bol bir taşra melodramına dönüştü. Oyunun başrolünde Trump ve Netanyahu var. Zaten bu oyunu da onlar tezgahladılar. Ortada saldırının amaç ve hedeflerine dair dört başı mamur bir senaryo yok. Trump baştan kolay zafer sevdasındaydı. Venezuela gibi kısa sürede sonuç alacağını sanıyordu. İş uzadıkça, dahili ve harici şikayetler arttıkça, tuluat tiyatrosu gibi senaryoda anlık değişiklikler yaparak zafer ilan edip perdeyi kapatmaya çalışıyor. Ama bu oyundan öyle kolay çıkış gözükmüyor.

Netanyahu görünürde Trump’ın suyuna gitmeye çalışıyor. Lakin kafasındaki senaryodan ayrılmaya hiç niyeti yok. Netanyahu’un kafasındaki senaryoda nükleer silah üretme olanakları elinden alınmış, füze yetenekleri olmayan, vekil güçleri terk etmiş, dişleri sökülmüş, İsrail’e dost bir İran yaratılana kadar saldırıların kesintisiz devam etmesi yer alıyor.

Netanyahu’nun senaryosu iç kamuoyunda desteği azalmaya başlayan Trump’ın siyasi kariyerini riske sokar. Yakında ABD’de ara seçimler yapılacak ve işler Trump için iyi gitmiyor. Daha bu hafta, malikanesi Mar-a-Lago’nun da içinde yer aldığı Florida Eyaleti’ndeki bölge özel seçimini Demokrat aday kazandı. Kasım’da gerçekleşecek olan Kongre (Temsilciler Meclisi’nin tamamı ve Senato’nun üçte biri) ara seçimlerini Demokratların kazanması halinde, işler hem Trump için hem Netanyahu için zora girecek.

Trump’ın tiyatrosunda ABD ekibinin yardımcı rollerinde “Savaş” Bakanı Hegseth ve Dışişleri Bakanı Rubio yer alıyorlar. Savaşın başında adı pek anılmayan Başkan Yardımcısı JD Vance ile Başdanışman Witkoff ve damat Kushner ise, senaryoda Trump’ın yapmak istediği değişiklikler tutarsa, sahneye çıkabilecekler.

İsrail cenahında Netanyahu’dan sonra sahnede en çok Savunma Bakanı Katz görünüyor. Katz’ın ABD-İsrail ikilisinin ortadan kaldırdıkları İranlı liderlerin isimlerini açıkladığı replikler unutulacak gibi değil. Katz Lübnan’a karşı başlatılan bombalama ve işgal harekatında da başrollerde. İsrail Litani Irmağı’na kadar olan güney Lübnan topraklarını boşaltıp tampon bölge olarak işgal etme planını artık gizlemiyor.  

İran tarafında kadro habire değiştiği için kahramanların kim olduğu güç  takip ediliyor. Şu sıralar Meclis Başkanı Muhammed Bekir Galibaf’ın adı öne çıktı. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Arakçi sahnede bir görünüp bir kayboluyorlar. Başrolde olması gereken yeni “yüce” lider Müçteba Hamaney piyasada gözükmüyor. O ortaya çıkmadıkça Galibaf’ın yıldızı daha da parlayacak. ABD basınındaki spekülasyonlara bakarsanız, Galibaf’ın, Pezeşkiyan’ın ve Arakçi’nin isimleri vurulacaklar listesinden çıkarılmış. Ne de olsa ABD’ye muhtemel müzakerelerde muhatap gerekiyor.

Maalesef bu oyunda başrolleri hep kötü adamlar paylaşıyor. İyi adamların şansı yok.

Tali roller

İran’ın misilleme saldırılarına uğrayan Körfez Arap liderleri bu tiyatroda tali rollerdeler. Aralarından bazen cılız olarak, Suudi Veliahtı (ülkeyi o yönetiyor) Muhammed Bin Selman’ın (MSB) sesi işitiliyor. Onun ve  BAE şeyhi Muhammed Bin Zayed Al Nahyan’in molla rejiminin işi bitirilmeden ABD’nin savaşı durdurmasını istemedikleri, hatta Suudilerin gerekirse savaşa katılabilecekleri iddia ediliyor. Diğerlerinin sesleri pek çıkmıyor. Bunlar  mollaları karşılarına almak istemiyorlar. Özellikle her fırsatta Türkiye’de arzı endam eden Katar şeyhi Tamim Bin Haddad El Sani (Thani) ülkesi füze yağmuruna tutulmasına rağmen, ortalıkta gözükmemeye çalışıyor. Ancak, sesleri çıksın veya çıkmasın, tüm Körfez ülkeleri savaştan sonra yaralı ve öfkeli bir İran’la başbaşa kalmak istemiyorlar. Savaş bitip Amerika çekilince, güvenliklerini nasıl sağlayacaklarını bilmiyorlar. Aslında şimdi dahi güven altında değiller. ABD Patriotlarına rağmen İran her yere kolayca füze ve dron atabiliyor. 

Trump bu tiyatroda NATO ve Asya-Pasifik’teki müttefiklerinin de yanında durarak rol üstlenmelerini istedi. Ama son yazımda belirttiğim üzere kimse Trump’ın kendisine biçtiği rolü kabul etmiyor. Kimsenin Trump’ın Hürmüz boğazı tuzağına düşmeye niyeti yok. Buna karşılık Fransa ve bazı NATO ülkeleri GKRY’nin yardımına geldikleri maskesini takınarak Doğu Akdeniz’de göz boyamaya çalışıyorlar. Aralarından Yunanistan, GKRY’ye uçak ve fırkateyn göndererek durumu aklınca fırsata çevirmeye çalıştı. Ne de olsa gelecek yıl Yunanistan’da parlamento seçimleri var. Dostumuz Mitsotakis Elenlerin müdafii kisvesiyle milliyetçi oyları toplamaya hevesleniyor. Ama Yunan seçmeninin asıl derdi hayal pahalılığı, işsizlik, yolsuzluk ve suyun karşı yakasında da bir türlü önü alınamayan yolsuzluklar. Tanıdığım Yunan seçmeni bu zokayı yutmaz.

İspanya dışındaki Avrupalıların geri kalanına gelince, Türkiye’nin güvenliği söz konusu olunca  NATO dayanışmasıyla ilgileri yok. Türkiye’ye atılan füzeleri Amerikan gemileri vurdu. Aynı sulardaki Avrupa gemileri seyirci kaldılar.  Fransa’nın derdi kendi etrafında bir Avrupa güvenlik kimliği oluşturmak. Onun durumdan çıkardığı vazife bu. Yoksa NATO dayanışması umurunda değil. NATO’yu ve Atlantik dayanışmasını en çok İngiltere istiyor. Birleşik Krallık en sonunda kamuoyunun tepkisine rağmen ABD stratejik bombardıman uçaklarının Britanya adalarındaki üsleri kullanmasına izin verdi. Ama Trump’a yine de yaranamadı. Trump Starmer’ın desteği için “çok geç ve çok az” ifadelerini kullandı.

Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol ve doğalgaza, Çin ve Hindistan’ı dışarda tutarsak, en çok Japonya ve Güney Kore gibi Pasifik ülkeleri muhtaç. Bunlar da Trump’ın çağrısına olumlu yanıt vermediler. Ancak Japonya’nın Başbakanı SanaeTakaichi Trump’ı ziyaret ederek gönlünü almaya çalıştı. Keşke Japonya’nın ilk kadın Başbakanı ülkesinin onurunun Trump tarafından bu denli  kameralar önünde ayaklar altına alınmasına izin vermeseydi. Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarını ağzına dahi almayan Trump’ın alaycı bir dille Pearl Harbour’u hatırlatarak, Japonların “sürpriz” yapmayı iyi bildiklerin söylemesi yeni bir skandal oldu.

Rusya ve Çin’in sahnede gözükmeye hiç niyetleri yok. Rusya ambargo kısıtlamalarının gevşemesinden ve enerji fiyatlarının atmasından oldukça memnun. Ayrıca, dikkatler İran’ın üzerine döndüğü için  fırsat bulmuşken Ukrayna’yı vurmaya devam ediyor. Çin ise çubuğunu yakmış, olan biteni sessizce seyredip perde arkasından İran’a lojistik ve istihbarat desteği sağlıyor. ABD’nin Orta Doğu’da bir kez daha hırpalanması, nükleer bir savaş çıkmadıkça işine geliyor. Çin’in stratejik petrol rezervleri aylarca yeterli. İran, Çin ve Hindistan’a giden gemilere Hürmüz’den geçiş imkanı sağlandığı için, bu iki ülke de krizi az zararla atlatabilecekler. 

Arabulucular ve müzakere iddiaları

Ortada bir de arabuluculuğa soyunan ülkeler var. Orta Doğu’daki en müzmin arabulucular malum Türkiye ve Mısır. Ama bu kez Pakistan onları sollamış görünüyor. Trump bazı ülkeler aracılığıyla İran’a 15 maddelik bir “barış” planının ilettiğini açıkladı. Hatta İran’la müzakerelerin iyi gittiğini, İran’ın üç maddeyi şimdiden kabul ettiğini iddia etti. Devrede muhtemelen Türkiye de var, ama başrolde Pakistan yer alıyor. Pakistan Trump’ın planını İran’a ilettiğini teyid etti, yakında JD Vance, Witkoff ve Kushner’den oluşan ABD heyetinin İran temsilcileri ile yürütecekleri müzakerelere  ev sahipliği yapacağını söyledi. İran tarafı önce ABD ile temas halinde olduğunu reddetti ama sonradan planın eline ulaştığını kabul etti. Ama ABD’nin müzakere iddialarının hayalden ibaret olduğunu, İran’ın hedeflerine ulaşana kadar savaşa sürdürmeye kararlı olduğunu vurguladı. Kim ne derse desin, ortada bir şeyler döndüğü muhtemel.

Basına yansıdığı kadarıyla ABD’nin planında yeni bir şey yok. İran’ın nükleer tesislerini kapatması, nükleer programına son vermesi, elindeki zenginleştirilmiş Uranyum’u UAEA’ye teslim etmesi, füze kabiliyetlerini İsrail’i vuramayacak ölçüde kısıtlaması, Orta Doğu’daki vekil örgütlerle irtibatının sona ermesi gibi unsurlar var. Ama İran’da insan hakları ve özgürlüklerden bahis yok. Zaten kimse de Trump’tan böyle asil bir tavır beklemiyor.

Eski planın İran’a yeniden dayatılması çelişkili bir durum. Birincisi, İran önceden iki kez ABD’nin söz konusu taleplerini müzakere etmek üzere masaya oturdu, her iki seferinde de müzakereler sürerken saldırıya uğradı. Bu kez de saldırıya uğramayacağının hiç bir garantisi bulunmuyor. İkincisi, madem müzakerelerden söz ediliyor, karşılığında bir şey önerilmesi gerekir. ABD’nin şimdiki tavrı koşulsuz teslim talebinden başka bir şey değil. Zaten hem Trump, hem sözcüsü Karoline Leavitt bunu bir kaç kez ifade ettiler. Ayrıca İsrail’in tavrının ne olduğu da belirsiz. İsrail şimdiden İran’ın bu talepleri kabul etmeyeceğini, savaşı sürdürüp rejimi yıkmaktan başka seçenek bulunmadığını ileri sürüyor.

İran ise savaşın son bulması için savaş tazminatı, resmi özür, güvenlik garantileri, Hürmüz Boğazı’nda kendi lehinde geçiş düzenlemeleri ve ambargoların kaldırılmasını istiyor, sivil nükleer programına devam etme hakkının bulunduğunu, sivil amaçlarla Uranyum zenginleştirmeye devam edeceğini, elindeki zenginleştirilmiş Uranyum’u üçüncü bir tarafa teslim etmeyi ve ulusal savunması için önemi bulunan füze yeteneklerini kısıtlamayı kabul etmediğini söylüyor.

Savaşın kaybedenleri, kazananları

İki tarafın pozisyonları arasındaki makas çok açık. Bu açığın müzakerelerle kapanması ve bir uzlaşmaya varılması şu anda mümkün görünmüyor. Savaşın daha da uzaması, İran’ın daha fazla bombalanması, hatta ABD’nin kısıtlı bir kara harekatına başlaması olasılıklar arasında. Öteden beri savunduğumuz üzere bu savaştan İran’daki molla rejiminin galip çıkması mümkün değil. Ancak, mollalar ülkede taş taş üstünde kalmayana kadar direnebilirler ve etraftaki tüm ülkeleri beraberlerinde yakabilirler. Zaten şu ana kadar da yaptıkları da bu.

Ama bu savaştan ABD’nin de kazançlı çıkması mümkün değil. ABD İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana hiç bir zaman stratejik düşünüp rasyonel kararlar alabilen bir ülke olamadı. Vietnam, Körfez, Irak ve Afganistan Savaşları bu gerçeğin en çarpıcı örnekleri. Ama o zamanlar ABD’nin gücü hala bu savaşları götürmeye yetiyordu. Bu kez iyice güç kaybetti ve karşısındaki Çin meydan okuması çok büyüdü. ABD’nin İran gibi büyük lokma karşısında bu kadar düşüncesizce risk alması, ancak Trump’ın varlığıyla açıklanabilir. Başta Trump olsun veya olmasın, ABD’nin her halükarda bu savaştan zararla çıkacağı kesin. Geçen haftaki yazımda belirttiğim üzere İran savaşı muhtemelen ABD’nin girdiği son bataklık olacak.

Ama İsrail’in de bu savaştan kazançlı çıkacağı sanılmasın. İsrail Gazze’den itibaren Batı kamuoylarındaki desteğini iyice kaybetti. Lübnan’da istediği kadar toprak kazansın, İran’ı ve vekil örgütleri istediği kadar hırpalasın, tüm sorunların anası olan Filistin sorununa hakkaniyetli bir çözüm getirilmedikçe İsrail’in bölgede huzur bulması mümkün değil. İsrail belki zaman kazanmış olabilir ama, dolaptaki hayaletlerin sayısı artıyor. Bunlar bir gün yerlerinden çıkıp hesap soracaklar.

Bu tiyatroda Araplar  ve ABD’nin dostları da kaybedenlerin arasında. ABD güç kaybettikçe, kaderini ABD’ye bağlayan tüm ülkeler kaybedenler safında yer alacaklar. Başta Türkiye olmak üzere Trump’la kişisel ilişkiler üzerinden ABD’yle bağ kurmaya çalışan ülkelerin işi daha da zor. Bunların vakit geçirmeden stratejilerini gözden geçirmelerinde yarar var.

Çin ve Rusya şimdilik kazananlar safında gözükebilirler ama, savaş suçlusu Putin başta oldukça Rusya’nın kazancı kalıcı olamaz. Rusya’nın Ukrayna’da savaşa son vermedikçe şansı bulunmuyor.  Çin ise Tayvan üzerinde bir çılgınlığa kalkışmadıkça yoluna devam etme şansına sahip. Ancak Çin’in demokrasi, hukuk devleti, insan hakları, ifade ve örgütlenme özgürlükleri gibi önemli  zaafları var. Çin bu zaaflarını gidermezse, o da kaybedenler klübüne yazılmak zorunda kalacak.

Avrupalıların ise ancak uluslararası değerlere tarafsız ve adil şekilde sahip çıkmaları, tüm kültür ve halklara eşit şekilde kucaklayıcı bir yaklaşım içinde olmaları, akıllı yatırım ve göç politikaları benimsemeleri halinde şansları olabilir. Ukrayna’daki insan hakları ihlallerini görüp, Gazze’de olanlara göz yummak olmaz. Türkiye’de muhalafetin özgürlük ve demokrasi mücadelesine ilgisiz kalmak, Yunanistan ve GKRY ile dayanışma gerekçesiyle Türkiye’yi dışlamak olmaz. Bu gibi tavırlar Avrupa’yı ancak geriletir, o çok gururlandıkları değerlerinden uzaklaştırır.

Dileyelim bu kaostan iyi bir dünya çıksın.


© T24