menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

'Erkek-devlet-mafya' sarmalında iki kadının öyküsü: Tiyatrocu Fulden Aytaç ‘Sanki Yaşamışız Gibi’yi anlatıyor

9 2
31.01.2026

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

31 Ocak 2026

Yazar ve yönetmen Fulden Aytaç

İstanbul Teknik Üniversitesi’nde başladığı peyzaj mimarlığı eğitimini yarıda bırakarak tiyatroya yönelen; İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji lisans ve Kadir Has Üniversitesi’ndeki yüksek lisans eğitimleriyle akademik altyapısını güçlendiren yazar ve yönetmen Fulden Aytaç, altı yıllık bir aranın ardından yeni projesiyle sahneye döndü. Aytaç, yazım süreci iki yıla yayılan ve Kadıköy Emek Tiyatrosu’nun okuma tiyatrosu seçkisinden sahneye taşınan Sanki Yaşamışız Gibi oyunuyla, Türkiye’nin sosyopolitik gerçekliğini bir nalbur dükkanındaki iki kadın karakter üzerinden inceliyor.

Sokaktaki gözlemlerinden yola çıkarak kurguladığı metinde 'erkek-devlet-mafya' sarmalını odağına alan sanatçı, bireysel öfkelerin toplumsal sistemle olan bağını kara komedi türünde izleyiciye sunuyor. Aytaç; dükkanın dar sınırları içerisinde gelişen kadın dayanışmasını, toplumsal hafızada yer eden olayların metindeki izdüşümlerini ve günümüz ekonomik-sosyal koşullarında 'yaşama' kavramının dönüşümünü T24’e anlattı.

- İlk olarak seni tanımayanlar için Fulden Aytaç kimdir, bize biraz anlatır mısın?

Şöyle bahsedebilirim; biraz tiyatroyla olan ilişkimden başlayarak anlatayım. Ben çocukluğumdan beri tiyatro yapıyordum, tiyatroyla çok ilgiliydim. İlkokul iki veya üçüncü sınıftayken bir sene sonu müsameresi vardı. Öğretmenlerim, "Bir babaanne rolü var, bunu kime oynatacağız?" diye konuşuyorlardı. Ben de küçük bir çocukken, "Öğretmenim, benim parmaklarım çok kuru, ben oynayabilir miyim?" diye atılarak başladım.

Sonrasında lisede, bulunduğum okulun tiyatro kulübünde devam ettim. Üniversitede ise İstanbul Teknik Üniversitesi’nin Taşkışla’daki kampüsünde Peyzaj Mimarlığı okuyordum. Orada da tiyatro kulübüne girdim ve "Ben mimarlıktan devam edemeyeceğim, tiyatrodan devam etmek istiyorum" dedim. Ama o zaman İstanbul Üniversitesi’nde Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji diye bir bölüm olduğundan haberim yoktu; bunu üniversite tiyatrosuyla beraber öğrendim. Sonra bölüm değiştirdim, Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji okumaya başladım. Lisansım bitti, Kadir Has Üniversitesi’nde yüksek lisansımı tamamladım.

Tiyatro yapma ve yazma isteğim de hep devam etti. O dönem Bunu Kimseye Söylemeyin isminde bir oyun yazmıştım. Beş oyun kadar oynadık ve pandemi oldu. Pandemi olunca "Bu koşullarda nasıl tiyatro yapacağız?" dedik. Biraz küstüm gibi de oldu; çok güvencesiziz, zor koşullardayız... Ama insan dayanamıyor, devam etmek istiyor. Yazmayı hiç bırakmadım zaten. Geçen sene Kadıköy Emek Tiyatrosu’nda bir okuma tiyatrosu festivalinde bu oyunun okuması yapıldı. Çok güzel tepkiler alınca "Bu oyunu yapın, izlemek istiyoruz" dediler. Ekip bir araya geldi ve çıkardık. Altı yıl sonra gelen ikinci oyunum bu.

- Sanki Yaşamışız Gibi prömiyerini yeni yaptı, heyecanı hâlâ taze. Seyirciden gelen ilk tepkiler ve salondaki o atmosfer şu an nasıl hissettiriyor? Bir hafifleme mi oldu yoksa "daha yeni başlıyoruz" hissi mi var?

Bir yandan benim için evet, "daha yeni başlıyoruz" heyecanı var. Prömiyerde de çok güzel geri dönüşler aldık. Öncesinde yaklaşık üç ay kadar bu projeye çalıştık. Çok uzun süre çalışınca —oyunun hem yazarı hem de yönetmeni olduğum için— "Nasıl oldu? Oldu mu, olmadı mı? İnsanlar nasıl görecek?" diye aklımda soru işaretleri vardı.

Biraz şanssızlık oldu da diyebilirim; çok karda kışta bir oyun yaptık, prömiyerimizi öyle gerçekleştirdik. Ama salonumuz doluydu. İzleyiciler de bize çok güzel geri dönüşlerde bulundular. Hep şunu söylüyorum: Malum, bugün bir bilet almak kolay değil. Arkadaşlara hep, "İnsanlara biletlerinin hakkını verecek bir oyun yapalım; 'Buraya para verdik, güzel ayrılalım' desinler" diyordum. Güzel de ayrıldılar. Tabii bu süreç biraz şuna da benziyor; bunu bana annem söyledi: "Artık bu bir çeşit hamilelik gibiydi, bebek doğdu ve asıl iş bundan sonra."

- Sanki Yaşamışız Gibi bize ne anlatıyor? Oyunun fikri nasıl ortaya çıktı?

Her oyunun süreci ve çıkış noktası benim için farklıdır. Bu oyunda şöyle oldu: Oturduğum caddenin üzerinde bir nalbur dükkanı vardı. 2023 yılının Nisan veya Mayıs ayıydı, bir işim düştü ve orayı tek başına işleten kadınla tanıştım. İnce, uzun bir dükkandı. Girişini zincirle kapatmıştı ve kimseyi içeri almıyordu; sadece dışarıdan konuşabiliyordun, bir şey istediğinde o içeriden getiriyordu. Hem çok konuşan hem de çok öfkeli biriydi ama öfkesinin nedenini tam çözememiştim. "Neden kapattınız?" diye sorduğumda, "Pandemide kapatmıştım, sonra öyle kaldı; zaten insanları çok sevmiyorum" dedi.

Evim yakın olduğu için sürekli kadına dadanmaya başladım. "Bu kadın niye böyle? Bu dükkanda nasıl bir hikâye dönebilir?" diye gide gele oyunu yazdım. Yazım süreci iki sene kadar sürdü, oyunu üç kere baştan yazdım.

"Ne anlatıyor?" sorusuna tek bir cevap veremem; umarım birçok şey anlatıyordur. Yazmanın bir kısmı bilinçle, bir kısmı bilinçdışıyla ilgili. Sonradan bakınca "Aa, burada böyle bir şey de demişim" dediğim yerler oluyor. Ama temelde galiba; öncelikle kadınlar için dayanışmanın nasıl mümkün olabileceğini, ikinci olarak da içinde yaşadığımız sistemin insanları nasıl yoğurduğunu ve seçimlerini nasıl belirlediğini anlatıyor. Yaşadığımız sistemin küçük bir alegorisi orası. Erkek egemen bir dünyada nasıl şekillendiğimizi anlatmaya çalışıyor.

- Oyunun iki ana karakteri Melahat ve Ferda arasında, o mahalle kültüründen aşina olduğumuz bir sitemle başlayan, aslında çok 'bizden' bir gerilim var. Melahat’in "benden değil de başkasından alışveriş yapıyorsun" sitemiyle açılan bu ilişki, dükkanın içinde bambaşka bir noktaya evriliyor. Bu iki kadını, o dükkanın içinde her şey başlarına yıkılırken yan yana getiren o asıl duygu neydi?

Başlangıçta iki karakter de sorumsuz, bencil ve sadece kendilerini düşünüyorlar. Büyük pastadan pay almaya çalışırken oldukça yıkıcılar. Ancak oyun esnasında şunu görüyoruz: Bu davranışlar aslında toplum tarafından belirlenen alışkanlıklar. Bir toplumsal davranış biçimi var ve biz onları uyguluyoruz; birbirimizden çok da farklı değiliz. Melahat ve Ferda başlangıçta böyle düşünmüyorlar, bilinç düzeyleri farklı. Fakat sonra anlıyoruz ki; birbirimize girmemizin sebebi kendimizle ilgili değil, oradaki büyük sistemle ilgili. Ne kadar kendi seçimimiz olduğunu düşünürsek düşünelim, bu şekilde söylemeyi pek sevmiyorum ama bir şekilde sistemin kurbanı oluyoruz.

Ama hem Melahat hem Ferda kendi hayat yollarını çizmek isteyen aktif karakterler. Yaşamak ve hak ettikleri hayatı sürmek istiyorlar. Orada Ferda’nın Melahat’a bir müdahalesi oluyor. Başlangıçta düşmanı olarak gördüğü Melahat’a, "Aslında düşmanım sen değilsin, buradaki sistem" diyor. Onunla yakınlaşıyor ve beraber çıkmak istiyor. Belki Ferda "Gel beraber gidelim" demese, Melahat orada kalacak. Çünkü yalnız başımıza hareket edemeyiz.

- Oyunun prömiyerini 19 Ocak’ta, Hrant Dink’in ölüm yıl dönümünde yaptınız. Bu tarih seçiminin ve oyunun alt metnindeki o 'erkek-devlet-mafya' düzeninin bugünle kurduğu bağ hakkında birşeyler söylemek ister misin? Bu tarih seçimi kişisel bir tercih miydi?

Aslında teknik sebeplerle, salonların müsaitliğine göre ayarlandığı için bir tesadüf oldu. Ama bizim için bir tesadüftü. Ben kişisel olarak da her yıl anmasına gitmeye, unutmamaya ve onu da hatırlatmaya çalışırım. O güne denk gelince bir selam vermek istedim. Öte yandan, hangi gün olsa bir şeye denk gelebilirdi, çünkü bu coğrafyada bunu çok fazla yaşıyoruz.

Hrant Dink’in bizim toplumumuzda, toplumsal hafızamızdaki yeri münferit bir olay değil. Oyunla ilgili bana "Madımak’ı hatırlattı" ve "Maraş’ı hatırlattı" diyenler oldu. Evet,........

© T24