menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Doç. Dr. Güneş Duru: Arkeologlar kendilerini apolitik olarak tanımlasa da fiilen 'devletçi' bir çerçevede varlıklarını sürdürdüler

22 0
12.04.2026

Doç. Dr. Güneş Duru’nun İletişim Yayınları tarafından yayımlanan Geçmişle Diyaloglar-Arkeolojiyi Yeniden Düşünmek kitabı, çoğumuzun yalnızca geçmişi inceleyen bir bilim olarak tanımladığı arkeolojinin sınırlarını, konumunu ve bilgi üretme biçimlerini anlatıyor.

Arkeolojinin amacını sadece “gösterişli buluntulara ulaşmak” olarak değil; bu buluntuları anlamlandırmak, yorumlamak ve yeni bakış açılarıyla ele almak olarak tanımlıyor.

Güneş Duru, arkeolojik bilginin nasıl üretildiğini, hangi tercihlerin ve hangi sınırların bu bilgiyi şekillendirdiğini masaya yatırıyor. Disiplinin tarihsel gelişiminden Türkiye’deki kurumsal yapısına, teorik yaklaşımlardan saha deneyimine uzanan bir çerçevede, arkeolojinin dinamik ve sürekli yeni ufuklar açan bir alan olduğunu gösteriyor.

Hepimiz onu akademisyen, arkeolog, müzisyen kimlikleriyle ve farklı yönleriyle tanıyoruz. Biz bu söyleşide, akademisyen ve arkeolog Güneş Duru ile buluştuk; arkeolojinin neyi, nasıl ve hangi koşullarda anlattığını konuştuk.

- Akademisyenlik, arkeologluk ve müzisyenlik… Bu üç alan hayatınızda nasıl kesişiyor?

Aslında kesişmiyor. Müzik dünyasında kimse, “Bu kişi akademisyen, müzisyen değil” gibi bir ayrım yapmıyor. Ancak akademide durum farklı. Akademik çevre, özellikle Türkiye’de, çokkimlikliliği kolay kabul etmiyor. Müzikle uğraşmak bu durumu daha görünür kılıyor. Edebiyatla ilgilenen biri olsaydım, muhtemelen daha entelektüel bir uğraş olarak değerlendirilirdi. Ancak müzik aynı şekilde görülmüyor.

- Peki öğrenciler nasıl karşılıyor?

Öğrencilerle iyi ama mesafeli bir ilişkim olduğunu düşünüyorum, ancak bu konuyu açmaya çalıştıklarında karşılık vermiyorum. Müzisyen kimliğim ayrı bir yerde duruyor. İki farklı personam var, çok gerekmedikçe karışmaması çok daha iyi.

- Geçmişle Diyaloglar’ın önsözünde Indiana Jones’tan bahsediyorsunuz. O yıllarda hepimizi değiştiren ve etkileyen bir filmdi. Merak ediyorum Indiana Jones arkeolojiye bakışınızı nasıl şekillendirdi? Mesleğe başlamanızda etkisi oldu mu?

Doğrusunu söylemek gerekirse, Indiana Jones arkeolojiye ilişkin merakımın oluşmasına neden olmuştu ama yine de arkeolog olmak gibi bir isteğim olmamıştı. Yıldız Üniversitesi’ndeki Mimarlık Tarihi dersleri yeniden bu merakımı deşti ve şansa beni çok etkileyecek bir arkeoloji ekibinin içine düşürdü.

- Ekibe girdiğinizde kaç yaşındaydınız?

17 ya da 18 yaşındaydım. Bugün geriye dönüp baktığımda, farklı bir kazı ekibiyle ya da başka bir dönem üzerine çalışmış olsaydım bu alandan uzaklaşabileceğimi düşünüyorum. Çok güçlü bir ekiple çalıştım. Türkiye’nin önemli arkeologlarından, Türkiye Bilimler Akademisi’nin kurucu üyelerinden Ufuk Esin’in ekibiydi. Ufuk Hanım, disiplinlerarası çalışmaya önem veren, sanatla ve edebiyatla yakın ilişkisi olan bir insandı. Ekip de benzer anlayışta insanlardan oluşuyordu. Bu ortam benim yönelimimi büyük ölçüde belirledi, entelektüel olarak geliştirdi.

- Kitabın ana konusundan başlarsak, arkeoloji neden var?

Geçmişle bugünü yaklaştırmak ve daha iyi bir yarın için. Ama bu sorunun cevabı her dönem ve herkes için farklı olacaktır. Örneğin, arkeoloji kim olduğumuzu anlamaya çalışan, uygarlaşma öyküsünün aparatı olarak ortaya çıkmıştı. Arkeolojinin hem toplum tarafından nasıl algılandığı hem de disiplinin kendini nasıl tanımladığı zaman içinde değişti. Aslında kitapta bu dönüşümü Türkiye ve Batı’yı birlikte tartışarak ele alıyorum. Ancak bunu Batı’yı idealize eden bir yerden yapmıyorum. Batı arkeolojisinin de başlangıcından bugüne uzanan ciddi sorunları ve tartışmaları var. Ancak Batı ile karşılaştırmada Türkiye’de arkeolojinin neden evrensel standartlara ulaşmakta zorlandığını anlatamaya çalışıyorum. Batı’daki kırılmaların neden tam anlamıyla bize tesir edemediğini, örneğin arkeolojinin sosyal bilimlerle kuramadığı ilişkinin nedenselliklerini sorguluyorum.

- Türkiye’de arkeolojiye neden yeterli imkân yaratılmıyor? Bu bir devlet politikası mı?

Aslında, arkeolojiye sağlanan imkân giderek artıyor; ancak bilimselliğe ilişkin gelişimsel düzlem ancak belirli bir kabul ve farkındalıkla gelişebilir. O farkındalığın önündeki engeller de Türkiye’deki kuruluş hikâyesiyle ilişkili. Arkeoloji, Cumhuriyet’in kurucu unsurlarından biri olarak konumlandı. Türk Tarih Tezi ve Alacahöyük kazıları bu yaklaşımın en belirgin örnekleri. Ancak bu yakın ilişki, disiplinin kendi konumunu sorgulayan bir bilinç üretmedi. Aksine, arkeoloji uzun süre devletin “ayrıcalıklı” bir alanı olarak, kapalı bir yapı içinde gelişti. Arkeologlar çoğu zaman kendilerini apolitik olarak tanımlasa da fiilen devletçi bir çerçevede varlıklarını sürdürdüler.

- Neden apolitik bir tavır?

Apolitik olma iddiası, çoğu zaman mevcut iktidar ilişkilerini görünmez kılan bir konfor alanı işlevi gördü. Kurumsal yapı da bu durumu pekiştiriyor elbette. Türkiye’de bir kazı yapabilmek doğrudan devlet iznine bağlı. Ekiplerin oluşumu dahi bu izin mekanizmasıyla belirleniyor. Bu yapı, alanın özerk gelişimini sınırlıyor. Bu nedenle mesele yalnızca teknik olanakların artması değil, arkeolojik bilginin nasıl üretildiğine dair eleştirel bir refleksin gelişip gelişmemesidir. Bu yapı içinde arkeoloji çoğu zaman veri üretimiyle sınırlı kaldı; bu verinin nasıl yorumlanacağına dair kuramsal tartışmalar ise ya ertelendi ya da ithal çerçevelerle sınırlı biçimde ele alındı. Bu durum yalnızca ulusal ölçekte bir sınırlılık yaratmakla kalmadı; Türkiye arkeolojisinin uluslararası kuramsal tartışmalara katkı üretme kapasitesini de zayıflattı. Dolayısıyla bugün karşı karşıya olduğumuz mesele, yalnızca daha fazla kazı yapmak ya da daha fazla veri üretmek değil; arkeolojinin kendi tarihsel konumunu sorgulayarak, gerçekten özerk ve eleştirel bir bilgi alanı haline gelip gelemeyeceğidir.

- Merak ettiğim bir diğer konu da ülkemizde arkeolojinin kuramsal ve bilimsel dönüşümleri yeterince yakalayamaması. Siz ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’de arkeolojinin kuramsal ve bilimsel dönüşümleri yeterince yakalayamaması, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar katmanlı bir sorun. Hem eğitim modelinin yapısıyla hem de disiplinin tarihsel gelişim çizgisiyle doğrudan ilişkili. Türkiye’de arkeoloji uzun süre sosyal bilimlerle güçlü bağlar kuramadı. Özellikle antropolojiyle kurulamayan bu ilişki, disiplinin insan davranışını açıklama kapasitesini sınırladı. 1930’larda Nazilerden kaçan Alman akademisyenlerin etkisiyle şekillenen erken dönem arkeoloji, daha çok kimlik temelli, betimleyici ve sınıflandırıcı bir yaklaşım benimsedi. Bu yaklaşım, “kültür tarihçi arkeoloji” olarak bilinen çerçeveye karşılık geliyordu ve uzun süre modern ve ileri bir model olarak kabul edildi. Hatta bugün de baskın. Ancak bu model, veriyi açıklamaktan çok düzenlemeye odaklandığı için, eleştirel ve kuramsal açılımların önünü kapatan bir zemin de oluşturdu.

"Arkeoloji çoğu zaman tanımlayan ve sınıflandıran bir disiplin olarak kaldı"

- Bu durumda bizde “insanı anlamaya odaklanan arkeoloji” hâlâ eksik mi?

Evet, hâlâ eksik ve bu eksiklik yapısal. “İnsanı anlamaya odaklanan arkeoloji”, nesnelerin ötesine geçip onları üreten toplulukların davranışlarını ve anlam dünyasını çözmeye yönelir. Batı’da bu yaklaşım 1960’lardan itibaren, arkeolojinin antropoloji, sosyoloji gibi disiplinlerle kurduğu güçlü ilişki sayesinde gelişti. Türkiye’de ise arkeoloji ile sosyal bilimler arasında gerçek bir temas hiçbir zaman kurulmadı. Bozkurt Güvenç gibi istisnalar dışında gerçek kurumsal temaslardan söz edilemez. Sonuç olarak, arkeoloji çoğu zaman tanımlayan ve sınıflandıran bir disiplin olarak kaldı. İnsan davranışını açıklayan kuramsal zemin de gelişemedi.

- Peki neden bu kadar önemli?

Çünkü arkeoloji, yalnızca buluntuları sınıflandıran bir alan değil, insan davranışını anlamaya çalışan bir disiplin. Bunu yapabilmek için farklı düşünce geleneklerinden beslenmek gerekir. Örneğin, Frankfurt ve Annales Okulu gibi düşünce akımlarının ya da çağdaş kuramsal yaklaşımların, yine mesela Bourdieu, Foucault, Deleuze vb. isimlerin arkeolojiye dahil edilmemesi, alanı kendi içine kapatır. Bu durumda arkeoloji aynı soruları tekrar eden bir döngüye girer.

- Bu sadece bize özgü bir sorun mu?

Hayır, tamamen Türkiye’ye özgü değil. Ancak Türkiye’de daha belirgin. Örneğin Çatalhöyük’teki bir duvar resmini ya da Göbeklitepe’deki bir kabartmayı anlamak için mevcut arkeoloji eğitimi yetersiz kalır. Bu tür verileri yorumlayabilmek için farklı disiplinlerden beslenmek gerekir. Sonuçta arkeoloji, geçmişte yaşamış insanların ilişkilerini, davranışlarını ve anlam dünyasını çözmeye çalışır. Maddi kültürün nasıl ve neden kullanıldığını anlamak, insanlararası ilişkinin nasıl düzenlediğini anlamak ancak bu geniş perspektifle mümkün olur.

- “Geçmiş bugünün bilgi rejimleri içinde yeniden kurulur” diyorsunuz. Bu ifade tam olarak ne demek?

Burada kastettiğim şey, geçmişin tek ve değişmez bir gerçeklik olarak karşımızda durmadığıdır. Aksine, arkeoloji her zaman bir yorumlama pratiğidir ve bu yorum, içinde bulunduğumuz dönemin bilgi anlayışı, kuramsal araçları ve toplumsal değerleriyle şekillenir. Yani aslında tek bir geçmiş yoktur. Farklı bakış açılarıyla kurulan çoklu geçmişler vardır. İdeal bir arkeolog, yalnızca buluntuya bakmaz, onu hangi sorularla okuduğu belirleyicidir. Bu sorular döneminin “bilgi rejimi”nin ürünüdür. Hangi verinin önemli sayıldığı, neyin görmezden gelindiği, hangi anlatıların meşru kabul edildiği bu rejim tarafından belirlenir. Bu yüzden arkeolog yalnızca veri toplayan biri değil, aynı zamanda o veriyi belirli bir çerçevede kuran bir öznedir. Bu çerçeve sadece kuramsal değil, aynı zamanda etik ve pratik boyutlar da içerir. Bir kazı ekibini nasıl kurduğunuz, yerel halkla nasıl ilişki kurduğunuz, toplumsal cinsiyet meselelerine nasıl yaklaştığınız gibi unsurlar, doğrudan hangi geçmişin görünür olacağını etkiler. Bu nedenle arkeolojik bilgi, nötr ya da saf bir veri yığını değildir. Her zaman belirli bir konumdan üretilmiş, seçilmiş ve anlamlandırılmış bir bilgidir.

- Arkeologların bilgi birikimi ya da ekolleri farklıysa yorumlar da farklı olabilir mi?

Evet, olabilir. Örneğin, Çatalhöyük’te 1960’larda daha çok işlevsel ve ekonomik modellerle yapılan yorumlar, 1980’lerden itibaren sembolizm, ritüel ve gündelik yaşam pratikleri üzerinden yeniden ele alındı. Aynı verinin bu kadar farklı okunabilmesi, kuramsal yaklaşımların belirleyici olduğunu açıkça gösterir. Kısacası arkeolojik yorum, veriden çok onu hangi çerçeveyle okuduğumuzla ilgilidir.

- O zaman yorumların güvenilirliği tartışmalı değil mi? Nasıl güveneceğiz?

Yorumların farklı olması onları keyfi yapmaz. Güvenilirlik, veriye ne kadar açık, tutarlı ve denetlenebilir biçimde dayandığınızla ilgilidir. Örneğin, son yıllarda Göbeklitepe üzerine yapılan tartışmalarda aynı mimari ve sembolik veriler kimi araştırmacılar tarafından erken bir hiyerarşi ya da “elit/rahip sınıfı”nın göstergesi olarak yorumlanırken  mevcut veriler bunu göstermiyor. Bazılarımız bunu avcı-toplayıcı topluluklar arasındaki rekabet ve kolektif ritüel pratiklerin ürünü olarak açıklıyoruz. Burada önemli olan, veriye en iyi oturan ve sınanabilir olan yoruma güvenmek.

"'Geleceğe Miras' çerçevesinde daha fazla buluntunun müzelere kazandırılması hedefleniyor, oysa arkeolojinin amacı turizm gelirini artırmak değildir"

- Çatalhöyük hepimiz için bir merak konusu. Çatalhöyük’te son durum nasıl?

Çatalhöyük’te kazılar devam ediyor. Ancak son yıllarda Türkiye’de, özellikle son beş yılda, kazıların ötesine geçen ve “Geleceğe Miras” adıyla yürütülen bir yaklaşım öne çıktı. Bu çerçevede daha fazla alanın kazılması, daha fazla toprak çıkarılması ve daha fazla buluntunun müzelere kazandırılması hedefleniyor. Oysa arkeolojinin amacı bu değil. Müzelere eser kazandırmak, turizm gelirini artırmak ya da yapıları ayağa kaldırmak arkeolojinin doğrudan hedefi değildir; bunlar yapılan çalışmanın sonuçlarıdır. Arkeolojinin temel amacı bilgi üretmektir. Bu süreçte müzecilik, mimarlık, restorasyon ve şehir-bölge planlama gibi farklı disiplinler de devreye girer. Bu nedenle ortaya çıkan sonuçlar yalnızca arkeologların çalışmasıyla açıklanamaz; çokdisiplinli bir sürecin ürünüdür.

- Arkeoloji zaten yavaş ilerleyen bir alan değil mi? Uzun yıllar gerektiren bir araştırma süreci söz konusu…

Evet, normalde öyle olması gerekir. Ancak son dönemdeki yaklaşımla birlikte kazı alanlarında daha büyük ziyaretçi merkezleri ve kamusal düzenlemeler öne çıkıyor. Bazı örnekler başarılı olsa da şahsen Çatalhöyük için aynı şeyi düşünmüyorum. Orası düz bir peyzaj; belirgin bir topografyası yok. Bu nedenle büyük ölçekli bir ziyaretçi merkezi yapıldığında, yapının etkisi kazı alanının önüne geçiyor.

- Bu durum kazı alanına zarar veriyor mu?

Doğrudan zarar verdiğini söylemem. Bu tür projeler kurul onayından geçiyor ve UNESCO statüsü nedeniyle belirli standartlara uyuluyor. Ancak bu ölçekteki yapıların kazı alanının önüne geçtiğini düşünüyorum. Bu benim kişisel değerlendirmem olabilir.

- Aşıklı Höyük sizin için ne ifade ediyor? Aşıklı Höyük’ü diğer arkeolojik alanlardan farklı kılan ne?

Aşıklı, ilk kazıya başladığım yer. Aynı zamanda kopamadığım bir alan. Bu nedenle kitapta yer yer daha kişisel bir ton var. Aşıklı Höyük, yaklaşık bin yıl boyunca barışçıl ve eşitlikçi bir topluluğun yaşadığı bir yerleşim. Gösterişli buluntulara sahip değil. Duvar resimleri, kabartmalar yok. Daha çok tarım ve hayvancılıkla sürdürülen, sade bir yaşam söz konusu. Bu yerleşmeyi önemli kılan, değişimin çok yavaş ve izlenebilir olması. Bu da onu bir tür araştırma, insanlık laboratuvarına dönüştürüyor.

- Neden?

Çünkü doğru sorularla ve mikro ölçekli bir kazı yaklaşımıyla çalışıldığında, süreçleri adım adım izlemek mümkün. Örneğin, koyunun evcilleştirilmesi. Bu sürecin nasıl gerçekleştiği uzun süre belirsizdi. Aşıklı’da bu süreci aşama aşama gözlemleyebildik. Ya da sosyal yaşam ve hane halkı örüntüsünün değişimi…

"Yorumlar, disiplinler arası çalışmalar sayesinde değişti"

- Evcilleştirme dediniz, bunu nasıl tespit ediyorsunuz?

Arkeolojik veriler ve bilimsel analizlerle. Yerleşmede koyunların tutulduğu alanları ve biriken dışkı tabakalarını tespit ettik. Bu tabakalar, yapılan analizlerle doğrulandı. Daha önce bu tür oluşumlar gözleme dayalı yorumlarla açıklanıyordu. Ancak disiplinler arası çalışmalar sayesinde bu yorumlar değişti. Arkeolojinin yanı sıra jeoloji ve kimya bilgisi olan ekip üyeleriyle birlikte bu verileri daha doğru okuyabildik. Bu sayede koyunların sayısı, yerleşmeyle kurdukları ilişki ve evcilleştirme süreci hakkında daha net sonuçlara ulaştık.

- Bu tür analizler bize ne gösteriyor?

Yerleşmedeki nüfus değişimini de izleyebildik. İdrar tuzu analizleriyle insan ve hayvan popülasyonunun zaman içindeki değişimini ortaya koyduk. Bu tür veriler özellikle önemli. Çünkü tarihöncesi dönemlerde insan kalıntıları sınırlı ve parçalıdır. Bu nedenle nüfusu doğrudan belirlemek zordur. Ancak bu yöntemlerle dolaylı ama güvenilir sonuçlara ulaşmak mümkün oluyor. Bu çalışmalar yalnızca Aşıklı’yı değil, daha geniş bir tarihsel çerçeveyi anlamaya katkı sağlıyor. Tarımın gelişimi, üretim hacminin artışı, mekân kullanımı ve toplumsal farklılaşmalar gibi süreçleri izleyebiliyoruz. Yaşa ve cinsiyete bağlı ayrımların zaman içinde nasıl şekillendiğini de bu veriler üzerinden okuyabiliyoruz.

- Duygusal durumları ya da eşitlikçi olup olmadıklarını nasıl anlıyoruz?

Evet, güzel soru. Doğrudan değil, farklı veri setlerini birlikte değerlendirerek. Mesela beslenmelerine bakıyoruz. Haneler arasında diyet farklılıkları var mı, bunu inceliyoruz. Bu tür farklar toplumsal eşitsizliklere işaret edebilir. Bedensel veriler de önemli. Dişler ve iskelet kalıntıları üzerinden, gruplar arasında fiziksel efor farkı olup olmadığı anlaşılabilir. Bu da işbölümü ve sosyal yapı hakkında bilgi verir. Gömü pratikleri bir diğer veri alanı. Ölülerle birlikte bırakılan nesnelerde benzerlik ya da farklılık olup olmadığına bakarız. Bu, statü ve toplumsal ayrımlar hakkında ipuçları sunar. Ayrıca ev içi düzen ve buluntular incelenir. Haneler arasında mekân kullanımı ve eşya dağılımı farklıysa, bu da sosyal farklılaşmayı gösterir. Bu veriler tek başına değil, birlikte anlam kazanır. Bu nedenle bağlama odaklı bir analiz gerekir.

- Türkiye’de arkeolojinin kör noktası nedir?

En temel kör nokta, arkeologların içinde bulundukları duruma ilişkin yeterli farkındalık geliştirememiş olmaları. Kazı pratiği içinde konumlanırken kendilerini çoğunlukla apolitik olarak tanımlıyorlar. Oysa bu da bir tercih. Seçilen apolitik tutum, aslında politik bir konumlanma.

- Nasıl?

Politika, eleştirel bir yerde durmayı gerektirir. Tüm izinlerinizi devletten alırken bu eleştirel mesafeyi kurmak kolay değil. Her şeyi açıkça söyleyemezsiniz. Bu nedenle son 25 yılda arkeolojide zaten yeşeremeyen eleştirel yaklaşım daha da yok oldu. Zaten hiyerarşik ve devletçi bir gelenek vardı, bu durum zamanla daha da belirginleşti.

- Siz bu düzenin içinde nasıl bir pozisyon alıyorsunuz?

Açık söylemek gerekirse, bu yapının tamamen dışında değilim ama onunla tam olarak uyumlu bir yerde de durmuyorum. Türkiye’de arkeolojinin kurumsal sınırlarını ve zorunluluklarını biliyorum; bu sistemin içinde çalışıyor, kazı yapıyor ve üretim yapıyorum. Ama aynı zamanda bu yapının ürettiği kör noktaları; özellikle kuramsal yetersizlikleri, eleştirel düşünceden uzaklığı ve “apolitik” görünüm altındaki ideolojik çerçeveyi sorgulamayı önemsiyorum. Kendi pozisyonumu biraz “içeriden eleştiri” olarak tanımlayabilirim. Yani sistemi tamamen reddeden bir yerde değilim, ama onu olduğu gibi kabul eden bir yerde de değilim. Özellikle kuramsal arkeoloji, refleksivite ve çoklu geçmiş anlatıları üzerinden bu alanın daha açık, daha tartışmacı ve daha özgür bir hale gelmesi gerektiğini düşünüyorum. Kısacası, ben bu düzenin içinde çalışıyorum ama onun sınırlarını görünür kılmaya ve mümkünse esnetmeye çalışan bir yerde duruyorum.


© T24