Hümanist, sosyalist, aydın: Öğrencilerinden Nesim Ovadya’nın gözünden deneme yazarı, çevirmen, öğretmen, yayıncı Vedat Günyol
10. Vedat Günyol Deneme Ödülleri töreni 14 Mart Cumartesi günü Kartal’daki Bülent Ecevit Kültür Merkezi’nde yapılacak. Deneme yazarı, çevirmen, öğretmen ve yayıncı Vedat Günyol’u yeni kuşaklara tanıtmak, onun anısını yaşatmak ve deneme alanındaki çalışmaları desteklemek amacıyla düzenlenen ödüllerin törenine Turgay Fişekçi ve Masis Kürkçügil konuşmacı olarak katılacak; Dostlar Korosu İlk Solistleri’nin de yer alacağı törende, geçen yıl Kartal Soğanlık Kültür Merkezi’nde düzenlenen yazar ve akademisyenlerin bildirilerinden oluşan Aydınlığa Açılan Pencere: Vedat Günyol adlı kitap konuklara ücretsiz olarak verilecek.
Bu vesileyle, Yeni Ufuklar dergisi ve Çan Yayınları’nın kurucusu, kendi deyişiyle “Türkiye’nin temelinde yatan değerlerin tümünü benimseyip, bir kültür bileşimine varma özlemini içeren” Mavi Yolculuk’un yolcularından Günyol’u, öğrencisi ve Vedat Günyol Deneme Ödülleri Yürütme Kurulu Sekreteri Nesim Ovadya İzrail ile konuştuk.
- Yeni Ufuklar, 1960’lı, 1970’li yıllarda Yeni Dergi ve Papirüs’le birlikte en sık okuduğum üç dergiden biriydi. Orhan Burian ile Vedat Günyol’un çıkardıkları Yeni Ufuklar sizce edebiyat ve düşünce dünyamızda nasıl bir işlev üstlenmişti?
Vedat Günyol ve Orhan Burian, Yeni Ufuklar’ı birlikte edebiyat ve yayın dünyasına kazandıran iki gönüllü isim. Bu ikili, daha önce yayımlanan Yücel dergisinin genç yazarlarıydı. 1935 yılında yayın hayatına giren Yücel, Cumhuriyet’in kuruluşunda aydınlanmacı, Atatürkçü çizgideki edebiyat çevrelerinin önde gelen bir girişimiydi.
Okumaya meraklı ve Fransızcası kuvvetli bir insan olan Vedat Günyol, tesadüflerin de yardımıyla Yücel dergisi grubuna dahil olmuştu. Yüzü Batı’ya dönük olan Günyol, çeviri, makale, Batı edebiyatından kitap tanıtımları, özetleri ve yaşamöyküleri ile ömür boyu sürecek bir hayata adımını atmıştı. İnsan sevgisiyle doluydu, bugünkü ifadeyle sosyal dünya görüşüyle, aynı çizgide olan Orhan Burian ile Yücel içinde reform yapmak ve daha ileri görevler üstlenmek isteyen bir ikili oluşturmuşlardı.
Zamanla eskiyenin çalışmasında ortaya çıkan heyecan eksikliğiyle ve ülkede meydana gelen olumsuz siyasi gelişmelerle adeta yamalı bohçaya dönen Yücel, umutsuzluğa kapılarak kendini feshedince, iki kafadar arkadaş öğrendikleri dergiciliği birlikte yapmaya karar verirler.
Ufuklar dergisi 1952’de bu koşullarda ortaya çıktı. Orhan Burian ile birlikte mükemmel bir arkadaşlık ve birliktelik oluşturmuşlardı; Burian’ın ani hastalığı sonunda vefatı ile Ufuklar kesintiye uğradı. Burian, dergiyi devam ettirmesi dileğini paylaşarak adeta Vedat Günyol’a bir vasiyet bırakmıştı.
İşte Yeni Ufuklar böyle bir hazin hikâye üzerinden yola çıktı. Dünya Savaşı’nın kara bulutları ortadan çekilmişti ve Yücel’de eksikliğini hissettikleri “insan sevgisi”ni ön sıraya koyan Günyol’un felsefi bakışıyla, Demokrat Parti’nin iktidarı ile aynı tarihlerde Yeni Ufuklar’ın çarkı dönmeye başladı. Özgürlüklerini yetersiz buldukları bir siyasal iktidar döneminden daha iyi bir yere doğru gideceklerini umut edenler, bir süre sonra yeni iktidarın eskiyi aratacağını anlayanlar, hiç olmazsa edebiyat ve düşünce alanında huzur bulmak ve mücadele etmek üzere Yeni Ufuklar’a yönelmeye başladı. Kapanan Yücel dergisi okuyucuları ve eski-yeni edebiyatçı yazarlar da Yeni Ufuklar’ın kürsüsünde bir araya geldiler.
Batı’da, insanlar ve yönetimler arasında adaletsizliklere karşı çıkan, sınıflararası sosyal eşitsizliklerin kaldırılmasını isteyenler için, insanı esas alan, bağnazlığın tersi olan hümanist akımlar ve düşünceler de Türkiyeli aydınların kulağına güzel gelmeye başlamıştı. Başında Vedat Günyol gibi, bu bahsettiğim niteliklerle bizzat bütünleşen aydın fikirli, eğitimci bir yöneticinin bulunması, altmışlı yıllara doğru giderken Yeni Ufuklar’ı neredeyse bir kültür merkezi haline getirmişti. Derginin güleryüzlü sayfaları gençlere, kadınlara ve her yaştan insanlara açıktı. Ticari kaygılarını öne almayan, yazın dünyasında olması gereken adaletli kurallarla öne çıkan Yeni Ufuklar yeni bir çığır açmıştı ve çağdaşlarına da örnek teşkil ediyordu.
Vedat Günyol ve Orhan Burian
- Çan Yayınları deyince, hep, Melih Cevdet’in “… Bir sis çanı gibi gecenin içinde / Ta gün ışıyıncaya kadar / Vakur metin sade / Çalacaksın…” dizelerini anımsarım. Çan Yayınları da, her zaman “vakur metin sade” kalan Günyol’un düşünce dünyamıza benzersiz bir katkısıydı. Ne rastlantı ki, Mussolini döneminde yıllarca hapis yatan Antonio Gramsci’nin Çan Yayınları’ndan çıkan “Aydınlar ve Toplum” kitabını ben de hapiste altını çize çize okumuştum. Çan Yayınları’nın yayın dünyamızda sizce nasıl bir yeri vardır?
Aylık olarak yayımlanan Yeni Ufuklar’a her taraftan, değişik yurtsever aydınlardan yazılar, şiirler, hikâyeler, makaleler, edebi araştırmalar akmaya başlamıştı. Öğretmen Vedat Günyol, bir yandan derginin her türlü işini yaparken, zamanla yeni ihtiyaçlar ortaya çıkmaya başladı.
Yücel’de iken başladığı çevirilerden sonra, uzun süre görev yaptığı Milli Eğitim Bakanlığının Tercüme Bürosu’ndaki çeviri çalışmalarına son verilince, Günyol birlikte çalıştığı Sabahattin Eyuboğlu gibi dostlarıyla birlikte, ülke insanının eğitiminde önemli gördükleri Batı’nın klasik eserlerini Türkçeye kazandırmak üzere kolları sıvadı. Çan Yayınları bu ihtiyaçtan ortaya çıktı.
Çan Yayınları’nda ağırlıklı olarak çevirileri yayımlayan bir yayıncılık yapıldı. Bakanlığın kapatılan Tercüme Bürosu’nun yarım bıraktığı, ülke için gerekli olduğuna inanılan bir görevi üstlenmişti Günyol. Milli Eğitim’den maaş alan öğretmen Vedat Günyol, bakanlığın eksiğini kapatmak üzere, çeviri yapabilecek aydın dostlarını seferber ederek sonu belirsiz gibi görünen bir yükün altına girmişti. Gündüz okullarda öğrencilerine ders vererek, bakanlıktan aldığı maaşından, dergiye yazı veren yazarların, şairlerin teliflerini ödüyordu.
Günyol, Çan Yayınları ile bir kere daha örnek olmuş ve öncülük yapmıştı. Başka yayınevleri de Çan Yayınları’nın açtığı yoldan geçerek yayın hayatına girmiştir. Ama en önemlisi, yayımlanan eserlerle okuyuculara verilen bilgilerle aydın ve özgürlükçü, sorgulayıcı bir kesimin yetişmesine vesile olmuştur Çan Yayınları. Günümüzde Çan Yayınları, yayın dünyasında olmamasına rağmen, hâlâ prestijli ve saygın yerini korumaktadır. Yeni Ufuklar, Çan Yayınları ve Günyol hâlâ birbirlerini çağrıştıran itibarlı isimler olarak yaşamaktalar.
Talat Aydemir’in idam sehpasına gitmeden önce okuduğu ve üzerinde notlar aldığı, Fransız devrimci Gracchus Babeuf’ün Devrim Yazıları kitabı, 1964 yılında Çan Yayınları’ndan basılmıştı. Kitabın infazdan sonra bulunması Türkiye’de olay olmuş, Vedat Günyol ve Sabahattin Eyuboğlu’nun yargılanmalarına yol açmıştı. Gençleri bilemem ama, bugün belirli bir yaşın üstünde olan aydın ve özgürlükçü kişiler, Çan Yayınları, Devrim Yazıları ve Babeuf adını bir arada hatırlamaya devam etmektedir.
Soldan Celal, Aydın, Hasan, Paşa, Kemal, Hidayet
Vedat Günyol ve öğrencileri (Yakacık, 23 Nisan 1970)
- Günyol’un “aydınlanmacı mirası”ndan bugün ne anlamalıyız?
Şöyle bir baktım Vedat Günyol ile ilgili notlarıma:
Padişahlığın yıkıntıları üstünde Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’le Türkiyemiz, aydınlanmaya, bilimin biricik yol göstericiliği ve hümanist dünya görüșü ile insancılaşmaya başlamıştır, diyor Günyol.
Başka bir yerde, Atatürk düşmanlığının tohumları atılmış ve aydınlanmanın kazanımları haince ve sinsice yok edilmiş, diyor.
Aydınlanmaya karşı ölesiye savaş, her yerde, tehlikeye düşen o yüce gücünün imdadına papazları, karanlıkları çağıran sermaye gücü, diye yazıyor.
Bir öğrencisi, onun için “Aydınlanma savaşçısı öğretmenimizdi, diyor.
Bu notlardan çıkan sonuç, özetle, bilim, padişahlığın yıkıntıları üstüne çıkmak, bilimin yol göstericiliği, aydınlanmanın kazanımları haince yok edilmiş ve bütün bunların her tarafında gericiliğe karşı Atatürk ve Atatürk düşüncesi.
Vedat Günyol, aydınlanma deyince nerede ve ne zaman mutlu olmuş? Öğretmen niteliğini kazanmak için işini gücüne, gecesini gündüzüne katarak kendini bir okuma, aydınlanma disiplini içinde yetiştiren ve bu yoldan edindiği bilgi ve deneyim donanımıyla gençlerin karşısına çıkan, çıkabilen, özverili, hoşgörülü, yüreği insan sıcaklığıyla dolup taşan bir tutkuyu yaşadığı zaman mutlu olmuş.
- Kuşkusuz çok iyi bir çevirmen olan Günyol’un çevirilerindeki dil duyarlığından, dile gösterdiği özenden de çevirmenlik uğraşımda çok şey öğrenmişimdir. Onun dilimize kazandırdığı Campanella’nın “Güneş Ülkesi”ne, Thomas More’un “Utopia”sına, Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi”ne baktığımız zaman, hep belirli bir düşünce iklimini aktarmaya çalıştığını görmüyor muyuz?
Vedat Günyol’un çeviri serüvenine baktığımızda, yaşamındaki felsefi, sosyal, siyasi değişimlerini görüyoruz.
Dünya savaşı yıllarında Tercüme Bürosunda usta çevirmendir Günyol. Yeni Ufuklar’ın yayınlanmasıyla hümanist, Atatürkçü, uygar, aydın düşünsel yapısı onun yazdığı eleştiri ve denemelerde açık olarak görülmeye başlar. 1952-1963 yılları arasındaki çeviri kitaplarının yazarları, Exupéry, Kafka, Rousseau, Camus, Mahatma Gandhi’dir.
Altmışlı yılların ortasından başlayarak, hem dünyada, hem de peşinden Türkiye’de büyük bir değişim başlamıştır. Kitlelerin ayağa kalkarak sokaklara çıktığı bir dönemdir bu yıllar. Türkiye’de askeri darbe ile uyanışı bastırma operasyonları denenmiştir.
Sol ve sosyalizm ilk defa bu kadar kitleselleşmiştir. Vedat Günyol ve dostları, Çan Yayınları için Garaudy, Lefébvre, Robespierre, Blanqui, Gramsci, Babeuf gibi yazarların eserlerini çevirerek güne ayak uydurmaya çalışır. Lefébvre’den Marksçılık, Robespierre’den Devrimin Bağrından, Saint-Just’ten Devrimle Gelen kitaplarını çevirip yayınlayan Günyol, “Çevirinin tadına, Sabahattin Eyuboğlu ile Çan Yayınları için ortaklaşa yaptığımız çalışmalarda varacaktım” diye yazıyor bir denemesinde. Günyol’un “hümanist, Atatürkçü, uygar, aydın” düşünsel yapısına “devrimci ve sosyalist “sıfatları eklenmişti. 1977’de Çan Yayınları 62. kitap olarak Çalakalem kitabıyla yayın yaşamını sonlandırır. Seksenli yıllarda, Günyol çevirilere devam etse de onları başka yayınevleri yayımlar.
Bu çeviri akış süreci daha dikkatle incelendiğinde, Günyol’un, çevirmenliğinin her döneminde o dönemdeki düşünce iklimine uygun yazarlardan çeviriler yaptığı görülecektir.
Vedat Günyol sinema düşkünü
- Bir de deneme yazarı Vedat Günyol var. Edebiyat eleştirileri bile deneme türünde yazılmış gibi. Pek çok eleştirmenden ayrılan yanının, felsefeyle harmanlanmış, neredeyse deneme türünde yazan bir eleştirmen olduğu söylenebilir mi?
Çevirilerinde hız kesen Vedat Günyol, denemelerine ağırlık verir. Deneme kitapları değişik yayınevleri tarafından basılır. Sizin çok güzel tanımladığınız gibi, felsefeyle harmanlanmış denemelerdir ve bugün okuyucunun en fazla haz alarak okuduğu eserlerdir. Yazıya eleştiriyle başlayan Günyol, daha sonra denemeye dönmüştür.
Eleştirel denemelerinde, öncelikle önüne geleni anlamaya çalışır, özgür düşünce tutkusundan vazgeçmeden, doğrudan, güzelden, haklıdan, hümanist dünya görüşünden kıl payı ödün vermeden yol göstericidir. “Aklını kullanan insan ne yapar? Önce kendini eleştirir. Sonra aslı astarı olmayan inançlara sapmadan, yobazlığa düşmeden, insan olma onurunu savunur ve bu onura tam varlığı ile bağlanır.” Günyol, “Eleştirmen olabilmek için insanın engin bir kültürü, sanat eğitimi olması gerekir. Oysa ben kendimi alaydan yetişenler arasında görmekteyim” diyecek denli alçakgönüllü bir tutuma sahiptir. Onun çevirileri, denemeleri, eleştirileri yeniden okunmayı bekliyor.
- Günyol’un, Sabahattin Eyuboğlu, Azra Erhat gibi yazarlar ve düşünürlerle birlikte, 1940’lı yıllardan başlayarak gerçekleştirmeye çalıştığı tarih bilinci ile Akdeniz uygarlıklarını bütünleştiren kültür yaklaşımını nasıl yorumlarsınız?
Vedat Günyol anlatıyor: Mavi Yolculuk (ki, isim babası Sabahattin Eyuboğlu’dur), 1946 Ağustos’unda başladı, ilkin Halikarnas Balıkçısı’nın önderliğinde Sabahattin Eyuboğlu, Sabahattin Ali, Bedri Rahmi Eyuboğlu, Fuat Ömer Keskinoğlu, Necati Cumalı, Erol Güney ve müzik uzmanı Ben Rapapor’la, Bodrum’dan Karakuş motoru ile denize açılıyorlar. Gökova kıyılarını karış karış gezip inceleyerek. Bu ilk yolculuk daha sonrakilerin bir başlangıcı oldu. Bunu izleyen ve her yıl yaz aylarında yinelenen, yirmi otuz kişilik bir topluluğun temel düşüncesi, Anadolu'nun Ege Bölgesi’nde yeşerip gelişmiş olan uygarlıkların meyvasını toplamaktı, tiyatrolar, su bentleri, mezarlar ve kalıntılar aracılığıyla. Bu, yaşadığımız Türkiye’nin temelinde yatan değerlerin tümünü benimseyip, bir kültür bileşimine varma özlemini içeriyordu.
Mavi Yolculuk, bir dost kaynaşması, bir tatil dinlencesi, yurt geçmişinin bilincinde, zevkinde, sevincinde, karşılıklı sevgi ve saygıyla yürütülen, bilgiye dayalı ama sevgiye, dostluğa adanmış bir geziydi. Zamanla, Mavi Yolculuğa katılanlar çoğaldı. Ben iki kez katıldım yolculuğa, biri Balıkçı’nın, biri de Sabahattin Eyuboğlu’nun yönetiminde. Azra Erhat’la, Balıkçı'nın geniş bilgilerinin önderliğinde, Yunan ve Roma uygarlıklarının kalıntılarını değerlendirdiğimiz geziler, Gökova Körfezi’nde, kıyı köyleri dolaylarında, denizin ve kumsalın tadını çıkara çıkara, balık avlaya avlaya sürüyordu.
Yunan kültüründen gelip de Avrupa uygarlığını yaratan kültür nerede başlamış? Bir de bakıyoruz ki bizim kıyılarımızda başlamış, Ege’de başlamış. İşte bunu kabul edemiyor birçok insan. Balıkçı’nın (Halikarnas), Azra Erhat’ın, Sebahattin Eyuboğlu’nun da yardımıyla bunun içine girildi. Bodrum’a sürülen Balıkçı’nın burada gözü açılıyor. Diyor ki, “Yunan Uygarlığını, Avrupa Uygarlığını yapan, onların çekirdeği sayılan uygarlık nerede? Bir de bakıyoruz ki, bakıyorlar ki felsefe bizim Ege kıyılarında başlamış. Ama Batı’ya nasıl ulaşmış? Araplar, Yunan uygarlığının ürünlerini alıyorlar. Onların çevirisi tekrar Yunanistan’a, oradan ise Avrupa’ya gidiyor. Arkadaşlar bu konular içinde sürekli çalıştılar, ben de onlara takıldım. Avrupa uygarlığının çekirdeğinin Ege kıyılarına (daha çok da felsefede) türediğini, yeşerdiğini ortaya koymak istedik. O münasebetle “Mavi Yolculuk” diye bir gezi de tasarlandı.
Bütün kıyıları, kıyılardan içerileri; Bizanslı’lardan, Romalı’lardan, Yunan’lılardan kalma bütün eski eserleri incelemek ve elde ettiğimiz bilgilerle onları karşılaştırıp bir sonuca varmayı düşündük. Bu araştırmaların sonucunda da birçok gerçek ortaya çıktı. Sonradan gördük ki Avrupa Uygarlığı’nın çekirdeği Ege’nin kıyılarında başlamış. Biz onları kendimize mal etmek istedik. Ama bu “Gâvur işi”dir, diye aleyhimizde çok çaba harcayanlar çıktı.
(Bu söyleşinin bu bölümünü, Vedat Günyol Öğrencisi arkadaşım ve Vedat Günyol Deneme Ödülleri Yürütme Kurulu Üyesi Aydın Ergil’in Cumhuriyet Kitapları’ndan yayımlanan Vedat Günyol’un Yaşamöyküsü başlıklı değerli çalışmasından aktardım.)
Sevgili Babacığıma Sedat Fikri 20 Mayıs 931
- Sizin Vedat Günyol’la yolculuğunuz ne zaman ve nereden başladı. Bu konuda aydınlatıcı bilgiler paylaşabilir misiniz?
Benim için her şey 1967-68 öğretim döneminin ilk günlerinde başlamıştı. Henüz 15 yaşındaydım. Beyoğlu İstiklal Caddesi’ne çıkan Küçük Parmakkapı Sokağı’nda bulunan Atatürk Erkek Lisesi’nde 2. sınıfa başlamıştım. Yabancı dilde Fransızca bölümü öğrencisiydim. Vedat Günyol’un adını okulumuzun öğretmenlerinden, önceki yıl Fransızca öğretmenimiz olan Bertan Onaran’dan da duymuştum. Kendisini de çok beğendiğimiz Bertan Onaran, övgüyle bahsediyordu Vedat Günyol’dan.
İlk defa dersimize geldiğinde Vedat Günyol, kendisini hemen belli etmişti. Dostça yaklaşımları ile bana huzur vermişti. Henüz çok genç olmama rağmen, anlatıldığı kadar olduğunu hemen anlamıştım. Fransızca öğretmenimiz Günyol, zemin ve üstünde iki katı bulunan okulumuzun orta katındaki sınıfımızda zaman zaman derslerimize giriyordu. Ancak bütün sınıflarda öğrenciler yabancı dil bakımından genellikle İngilizce ve Fransızca olarak karışıktı. Yabancı dil derslerimizde öğrenciler ayrılıyor, daha kalabalık olan İngilizce eğitim alan öğrenciler kendi sınıflarında kalırken, Fransızca öğretim alan bizler zemin katın en ücra yerinde bulunan ve laboratuvar olarak kullanılan sınıfa taşınıp Günyol ile ders yapıyorduk.
Taşınma sırasında yaşadığımız eğlenceli dakikalardan sonra Vedat Günyol ile ders yapmak bir başka keyifti. Bizi adam yerine koyup, önemsendiğimizi hissettiriyor, arada bir kulağımıza hoş gelen mesajlar veriyordu. Biz de bazen karşılık olarak, yaptığımız yaramazlıkları paylaşıyor, onun diğer öğretmenlerden farklı değerlendirmelerini gülümseyerek dinliyorduk. Bazen ona da ters gelen davranışlarda bulunan veya dersle ilgilenmeyen arkadaşlarımıza, yumuşak bakışlarıyla sınıfın kapısını göstererek dışına gönderme şekli çok hoşumuza gidiyordu: “Kapıyı dışarıdan kapatır mısın?” Neredeyse, bu söze hayran kalıp cezalandırılmayı isteyen öğrenci arkadaşlarımız vardı.
Lisenin üçüncü ve son sınıfında da 1968-69 öğretim yılında Fransızca öğretmenim yine Vedat Günyol’du. Laboratuvar sınıfı Günyol’un mekânı olmuştu. Belki, ders aralarında öğrencilerinin de onu bir türlü yalnız bırakmaması nedeniyle, bir kat yukarıdaki öğretmenler odasına çıkmaz olmuştu. Aramızda yaptığımız konuşmalarda, diğer öğretmenlerden bazılarıyla karşılaşmamak için öğretmenler odasına gitmediği yorumları da yapılıyordu.
Derslerde, bazen Vedat Günyol, üst sınıflardan eski öğrencileri ile tatil günü olan 19 Mayıs günü Burgazada’ya piknik yapmaya gittiklerinden, adada bulunan Sait Faik’in evini ziyaret ettiklerinden bahsediyordu. 19 Mayıs, İstanbul iklimine göre o zamanlarda havaların ısınmaya başladığı, bizim gibi gençlerin denizle yılın ilk buluşmalarına başladığı zamandı. Sonra bir gelenek haline gelen 19 Mayıs ve Burgazada ziyaretlerine biz de katılmaya başladık. Ben ilk defa hangi yıl gittiğimi hatırlamıyorum. Ama şimdi 19 Mayıs ve Burgazada piknik ziyaretlerinin 1965 yılında başladığını biliyoruz. Evde annemizin ve daha sonra kendimizin hazırladığı yiyecek torbası ve rüzgâr çıkar, hava serinlerse dönüş vapurunda üşümemek için yanımıza aldığımız bir süveter ile giderdik. Bazılarımız mayosunu, suyunu ve içeceklerini de yanına alırken, eli boş gelen bazılarımız da Burgazada’da vapurdan indikten sonra iskelenin etrafında bulunan bakkallardan alışverişlerini yaparlardı.
Başka arkadaşlarımız, ailemizden, daha sonra eşimiz, çocuklarımızın da katıldığı Vedat Günyol’un önderliğinde neşe içinde, hareketli geçen bu günde Burgazada’nın arka tarafında o günkü koşullarda basit bir çay bahçesi hüviyetinde olan Kalpazankaya bahçesini doldururduk. Bir keresinde yüz elli kişiye ulaştığını saydığım kalabalık grubumuzla, uzun masalarda kendi getirdiğimiz yiyecek ve içecekleri ortaya koyarak adeta “Halil İbrahim Sofrası” oluştururduk. Karnı doyanlar, daha sonra çeşitli oyunlar oynarken, bazılarımız denize girer, akşamüstü evlerine kızarmış yüzlerle dönerlerdi. Vedat Günyol’un etrafında neşeli, ancak soruları ile öğretmenimizi bunaltan sohbetler yapardık.
Uzun yıllar gittiğimiz Kalpazankaya son onbeş-yirmi yılda kimlik değiştirmeye ve fiyat politikasını yükseltmeye başladıktan sonra, adanın başka güzel köşelerinde günümüze kadar 19 Mayıs ve Burgazada buluşmalarımız devam etti ve hâlâ devam ediyor. Vedat Günyol yaşamının sonlarına doğru buluşmalarımıza gelememeye başlayınca, beyaz kâğıtlara el yazısı ile yazdığı sevgi mesajlarını göndererek katılırdı. Vefat ettikten sonra da, randevulaşmadan, davet etmeden yine 19 Mayıs’ta ve Burgazada’da biraraya gelmeye devam ediyoruz. 19 Mayıs 2025’te 61. kere Burgazada’da buluştuk. İlerleyen yaşımıza rağmen, buluşmalara gelen dostlarımızın sayısı halen otuz-otuz beş civarında.
Bu geleneğin başından sonuna kadar, disiplinli takipçileri olduğu gibi, daha gevşek takipçileri de vardı. Sadece bir kere katılan dostlarımızdan başlayarak, daha fazla sayıda katılan dostlara doğru bir istatistik yapmış olsaydık, 19 Mayıs’ta Burgazada’ya gelen ve grupla birlikte olan dostların sayısının birkaç bin kişiyi aşacağını söylemek yanlış olmaz. Duyduklarından merakını gidermek için bile gelenler vardı. Altmış bir yılda ortaya çıkan yeni nesillerin de katıldığı, farklı şehirlerde ve ülkelerde yaşayan Vedat Günyol Dostlarının da haberdar olduklarını ve gelemeseler bile bu geleneğin devamlılığı hakkında bilgi sahibi olduklarını biliyoruz. Birçok sohbette Vedat Günyol Öğrencileri efsanesinden bahsedildiğine bizzat tanık olmuşumdur.
Bu kadar geniş bir topluluğu ilk gününden bu yana, yaklaşık olarak 61 yıl boyunca bir arada tutan neydi? Vedat Günyol’du şüphesiz. Günyol’un, “hümanist, sosyalist, devrimci, Atatürkçü, uygar, aydın” dünya görüşüydü. Adil İzci’nin bir makalesinde yazdığı gibi, “özden, özverili, özgeci, parada pulda gözü olmayan bir insan, konuksever, cömert, sıradan bir yardımın altında kalmayan, mutlaka bir incelik yapan, nükteyi seven, sadeliği ayrı bir erdem olan” Vedat Günyol’un kişiliğiydi. Bu niteliklerini, 1970’li yıllarda yükselen, yükseldikçe çeşitlenen ve dağılan toplumcu sol hareketlerin en geniş yelpazesinin tam ortasında durarak karşısındaki çok çeşitli kişiye kendisini yansıtan Vedat Günyol’du.
Bunları niye anlattım? Bu yıl düzenlemekte olduğumuz 10. Vedat Günyol Deneme Ödülleri’nin ortaya çıkışını, tarihçesini anlatmak için, 19 Mayıs ve Burgazada ruhunu anlatmak gerekiyordu.
