İbn’i Arabi’nin kızı şizofren değil, yalnızdı: Ayşe Şasa
“Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
Yeryüzünde sizin kadar yalnızım!”
“Bir Ruh Macerası”nda bu iki satırla halini anlatan Ayşe Şasa’nın hayatı, Batı’nın parlak vaatleriyle başladı, fakat Batı’nın aydınlığı pilleri bitene kadardı hep fenerlerin, çünkü güneş hep Doğu’dan doğar. Gel zaman git zaman bir andan bir milyar ana – an; fiziksel veya hukuki olarak sabit bir saniye değerine sahip değildir; ancak matematikte ve fizikte anlık değişimleri ifade ederken sıfıra (0)yaklaşan çok küçük bir zaman aralığı olarak kabul edilir- deliliğin karanlıkvadilerinden geçti ve tasavvufla sırlandı. “Tasavvuf” deyince eli ayağı birden titreyenler cezbe geldiği için değil, korkudan… Dindar görünmekten sahi niye bu kadar çok korkuyorlar? Ama öte yandan müritler toplamaya da çalışıyorlar. Tasavvuf, asıl vasıflarıyla anlamıyla varolabilseydi, doğrusu “akıl hastaneleri” diye bir şey belki de hiç olmayacaktı. Ve sırlanmak, bir muamma olarak yaşayan insanın hiçbir açıklığa, açıklamaya varamadan ölmesidir sadece. Ancak o zaman bir sır ayan oluyor insana, geride kalanlar yine muğlak, yine muamma. Ayşe Şasa, 1941’de İstanbul’da doğdu. Çocukluğundan ölümüne dek arayış, yalnızlık ve anlam peşinde koştu. Bak, gördün mü? Muğlak ve muamma bu işte. Çalışkan mı, çalışkan. Onu yalnızca Yeşilçam’ın üretken senaristi olarak hatırlarız çoğu zaman, ama yetmez! O da birçokları gibi kendi varoluşunu sorgulayan, ideolojilerin nasıl kırılabileceğini ve kırabileceğini insanı yaşayarak gören, öğrenen ve sonunda kalbinin derinliklerinde hakikati bulan biriydi. Ama neymiş ki hakikat? Gerçekten de bulabilmiş mi? İnsanın içinde yetiştiği ailenin, toplumun eylemleri sonunda aldığı hal ile biçim ile bir başına kalması belki de. Yazarlar aslında zaten şizofren doğarlar, evreni kavramadan anlamlandırmaya çalışanlar da hep böyle söylemişlerdir: “Evren bir simülasyon, hepimiz şizofreniz.” Belki de bunun doğrusu şudur: Yazarlar, şizofrenlerin arasına doğrarlar ve bu çokluğun karşısında hep mağlup olurlar ve derken “yafta!” “Ayol, deli bu!” Çocukluğu lüks içinde geçti, ama yalnızlıktan kırılıyordu. Evet, söz konusu “inançlı bir insan” olması konusu olunca, geçtiğimiz aylarda dünyasını değiştiren yazar Bülent Akyürek’in ardından hiç utanma duyguları kıpırdamadan, ar damarları “çıt!” çatlamadan “Beni de aranıza alın dedi” diye yazan ‘siyasal islamcı’ “köşe yazarları” değil, “köle yazarlar” onun gibilere akıl almaz bir biçimde sahip çıkarlar. Yazık, buradan bakınca bile bir çukurdan daha derin bir karanlıkla dolular. Ama parti ideolojilerine sarılmış, kiralık, şakşakçı bu ‘köle yazarlar’ın bilmediği şey, bu türlü yazarların onlardan büyük tiksinti duyarak yaşadıklarıdır bir zaman… Evet, yazarlar daima acınacak, zavallı durumda olanlardır, ama özgürlüğünün bedelini ödeyenler değil onlar... İpini bir kukla gibi başkalarının menfaat oltalarının ucuna bir solucan gibi bağlayanlar. Birçok yazarın tanı almasının, psikolojik hastalığının sebebi de bu. Hayatları boyunca ait olmadıkları yerde hudayinabit gibi açıp çiğnenmiş olmaları, öldükten sonra bile.
Ayşe Şasa Çerkez bir anneyle, baba tarafı Çerkes, anne tarafı Kürt kökenli bir babanın kızı olarak varlıklı bir ailenin kucağında dünyaya geldi. Babası Avni Şasa kereste tüccarıydı, annesi Melike Hanım ressam ve Batı hayranıydı. Ev büyüktü, hizmetçiler vardı, ama Ayşe’nin içi bomboştu. Anne babası “modern” bir çift olmakla övünüyor, geleneksel anne-baba rollerini küçümsüyorlardı. Annesi Ayşe’ye süt vermekten bile kaçındı, doğumundan itibaren onu Avrupa’dan getirtilmiş mürebbiyelere emanet etti. Beş yaşına kadar yanında kalan Macar Yahudisi Frau Katie Almanca konuşuyor, onu disiplinle yetiştiriyordu. Disiplin böyle bir şey değildi ama. Ayşe’nin ilk dili neredeyse Almancaydı, Türkçesini sonradan zorla düzeltti. “Çocukluğuma dair hiçbir olumlu hatıram yok,” deyişi… Yara! Yara! Yara!. Bu yabancı dadıların varlığı, küçük Ayşe’nin hayatında derin travmalar bıraktı. II. Dünya Savaşı yıllarıydı; Avrupa’dan kaçan bu mürebbiyeler, geceleri radyo dinleyip savaşın dehşetinden, bombalardan, yangınlardan ve toplu mezarlardan bahsediyorlardı. Onların da halindem anlamak lazımdı tabii… Henüz dört yaşında bir çocuk olan Ayşe, insanların diri diri gömülmesine dair anlatılanları duyuyor, ölümün ne olduğunu bile tam bilmeden tarifsiz bir korkuya kapılıyordu. En travmatik olaylardan biri ise, dadı Barbara tarafından yaşatılmıştı: Bir gece onu İnönü Gezisi’ne götüren dadı, küçük Ayşe’yi parkın ortasında bir çukurun yanında bırakarak kaçtı. Gece karanlığında yapayalnız kalan çocuk, ağlayarak evin yolunu........
