Görüldü
“Geceleyin bir ses böler uykumu
İçim ürpermeyle dolar: -Nerdesin?
Arıyorum yıllar var ki ben onu,
Âşıkıyım beni çağıran bu sesin.
Gün olur sürüyüp beni derbeder
Bu ses rüzgârlara karışır gider
Gün olur peşimden yürür beraber,
Ansızın haykırır bana: -Nerdesin?
Bütün sevgileri atıp içimden,
Varlığımı yalnız ona verdim ben,
Elverir ki bir gün bana derinden,
Tâ derinden bir gün bana “Gel” desin”.
Dik oturamıyorum. Çok diklenmekten mi yoruldum? Bilemiyorum. Bahçedeyim, gönlüm gibi kırık dalda ölümünü bekleyen kuş gibi duruyorum. “Olmaz ki ama böyle, cıvısana biraz...” Cık. Şu meyvesiz ağacın yaratıldığı günden bugüne nasıl geldiğini düşünüyorum. Saçılmış bir ilahi tohum. “Ol” demişler, olmuş. İster beğen, ister beğenme. “Saçın başını yesin!” Sen yoktun, O vardı. “Bu da olsun mu?” diye, bir de sana mı soracaklardı! Motordan düştüm. Bir ara biri belirdi başucumda. “Galiba” dedim, “telkin veriyor hoca.” Hem yukarıdayım hem aşağıda o sıra. Birden yalvarır yakarır oldum: “Aman hoca, kaç kapın varsa dünyada hepsine ayrı ayrı kul olayım... Kapına kulp olayım. Aman ne olur, ne kendin şaşır ne beni şaşırt. Bak birazdan defterler açılacak aşağıda... Beni de bu dünyaya leylekler getirdi, kurtlar yetiştirdi. Ne cennet ne cehennem, Bezm-i elestde avare avare bırakma beni...” Akıllandım mı dersin? Bana nedense hiç öyle gelmiyor. Başımı döndürecek kadar hızlı dönmemiş olsa da dünya, Allah’ım sen beni uslandır. Havada, bir girdabın içinde, dönüp dururken ne hoştu da sonra birden çakılması yere, bir başka dünya. Babam marangozdu benim, tıpkı Cevheri’ninki gibi tahta kanatlarım, cevherim, dünyadaki bütün ağırlığım. Açsan açılmaz, kapatsan kapanmaz “Solum, sol tarafım, imanım, dinim!” Anyayı Konya’yı görmek bu mu? Galiba... Süleyman’ın asası gibi yan gelip yattım asfalta. Asfaltın yanında toprak. Bir güzel, bir gazel... Sorsana “Cinler de üşüştü mü başına?” İradesini böylesi sıkı sıkı tutan birine yaklaşabilirler mi ama! “Ettiğin yeminin adamı ol Feriha!”
“- Ne oldu ki, saatlerdir oturmuş,
Kıpırdamadan duruyorsun?
Kaygılar içindeyim,
Beni aşıyor her biri,
Ve ilk kez bu kadar
Düşünceli
Tekrarlayacak mıyım,
Hayatım boyunca ben,
Yapıp ettiklerimi?”
Serçe parmağım, iki kaburgam kırıldı. Lazım olduğunu hayatta anlayayım diye galiba. Öbür elim, öbür parmağım, anlar mı hiç onun halinden? Bilmem. Babam öldü. Omuzuma kuşlar kondu da bir el dokunmadı. Tam bir yıl oldu. “Bir yıl bir şey değil, çabuk geçer” diyordu. Yere çakılınca birden aklıma geldi. Çukuruma girmiş gibi oldum. Ruhum da sanki birden “Çat!” diye kalıbına oturdu... Rahattı da doğrusu. Kulağımda da kulaklık, “Ormanların gümbürtüsü başıma vurur, Nazlı yarin hayali karşımda durur.” “Güzelliğin şarkıya ihtiyacı yok” demiş Gorki, gel o zaman yerden kaldır beni. Birini çölde kaybettim, öbürü kollarımın arasında yumdu gözlerini. Unuttum sandım. Unutmak yok! Unutmak bedava mı sandın? Beni bir duvar gibi ördü babam. Taş üstünde taş. Kınında bıçak. Ayna mı tutulmuş aynalara? “Hadi baba hadi, koş!” Çok konuştuk, ama sanki hiç konuşmadık, ondan benden. Neden? İnsan ilk yaratıldığında Allah buyurmuş meleklerine, “Onu gezin” diye. “Görün” değil. Görüntüler doğru değil! Kimse de göründüğü gibi değil. Tunus’ta bir camiide oturdum bir zaman, önümde bir tabak. Her yerin bir delisi var, bilemiyorsun ki nesi var. Birden aldı tabağı önümden “Seni hain, seni!” dedi. “Kırdığı kapının köpeği...” Diz dize oturduklarımız gülüştü. “Aldırma” dediler, “garib o, deli. Meczubun biri...” Kanım dondu ama benim, niye? Ben ne nane yediğimi biliyorum diye. Meczubun bildiğini sen ne bileceksin ki! Mecnun bu, çağlar, suretler değişir. Hali Mecnun olanın değişir mi? Biraz itince “açılır” diye zorladığım kapı kırıldı. Ama biraz itmeyince ilerlemeyen ne vardı? En keskin hızla bile dönebileceğim virajı alamadım o gün. Viraj da göründüğü gibi değil miymiş? Demek ki. Birden bir rüyaya düştüm sanki. Yolu mu unuttum, yolda olduğumu mu? Bilmiyorum........
