menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tarihin içinden süzülüp gelen bir canavar

18 0
latest

DRAKULA: BİR AŞK HİKAYESİ

X  X  ½

(DraculaA Love Story)

Yönetim ve Senaryo: Luc Besson
Görüntü: Colin Wandersman
Müzik: Danny Elfman
Oyuncular: Caleb Landry Jones, Zoe Bleu, Christopher Waltz, Matilda De Angelo, Bernard Xavier-Corby, David Shields, Guillaume de Tonquede, Ewens Abid

Fransız filmi, 2026

Uzun zamandır Fransa’dan gelen ilk film... Belki çok başarılı değil ama kendine göre ilginç ve sürükleyici yanları da var. Bence verdiğim X X ½ yıldızın belirttiği gibi görülebilir de yanından geçilebilir de... Ele aldığı temel motiflere göre kararınızı verebilirsiniz.

Bu iki saatlık film, 1480’li yıllarda Doğu Avrupa’da açılıyor. Başta yoğun biçimde seks ve eğlence sahneleri var. Yaşamasını bilen bir halk... Ve biri şöyle diyor: “Aşkımızı gösterecek kadar yakın olalım.” Ama savaş da yakındır. Osmanlı’nın güçlü olduğu bir dönemde, Müslümanlara karşı çıkmak... Ki İstanbul o dönemde Constantinople diye anılıyor.

Bu sanki mitolojik ve giderek dini de önemseyen uhrevi bir masaldır sanki... Tanrı ve onun insanlarla ilişkileri sürekli konuşuluyor. Yalnızca dolu kiliselerde değil, sokaklarda bile... Alevler içinde yükselen savaş sahneleri etkileyici. Ve böylece film ana temalarına ve asıl kahramanlarına yaklaşıyor.

Arada soylu Prens Vladimir’in tartışmalarda Tanrı’yı inkar etmesiyle olaylar gelişiyor. Sevgili eşini hem de çok zalim şekilde kaybetmesi acaba bir ilahi ceza mıdır? Böylece birden çıldırıyor. Ve yavaş yavaş hikâyenin ana kişiliği olan bir Dracula’ya doğru kayıyor. Kimdir bu Dracula?

Şöyle bir hatırlayalım: Tarihçiler onu Bram Stokar adlı ve İrlandalı bir yazarın eseri olarak anlatıyor. 1847-1912 arasında yaşamış. Ve Dracula’nın gerçek yaratıcısı... Demişken, Dracula’yı anan filmlerin çokluğuna da değineyim. 1931’de başlayıp 1958, 1979, 2013 ve 2020’de onu kahraman ilan eden filmler yapılmış. Hayranlarına duyurayım!

Modern Dracula’mız artık giderek yaşlanacaktır. Gençlikten bir canavar suratına geçerek... Bir yandan kaybolan aşkını arıyor. Tek tesellisi ebedi hayata kavuşmaktır. Oyuncusunu böylesin fiziksel bir değişime uğratan bir rol da kolay kolay gelmez! Kimi sahnelerde film sanki dua ve küfrü veya inanç ve laneti birleştiriyor. O ünlü deyim gibi, bizim o taraklarda bezimiz yok! Ama filmin tüm bu Hıristiyanlık ve avantür kavramlarını birleştirmesi ilginç...

Film bunları açık bir melankoliyle sunuyor. Neredeyse romantizme ulaşan... Ve bu aynı zamanda Paris’in filmi. Değerli yönetmen Luc Besson güzel başkentini öylesine güzel sunmuş ki... Hikâye böylece oryantal bir efsaneyle modern mimarlığın bir bileşkesi oluyor. Dracula’nın şatosu de filmde tepede bir şato gibi yükseliyor.

Filmde zamansal sıçramalar da var. Örneğin o efsanevi  veba salgını –ki filme göre 200 bin kişiyi öldürmüş... Ama kadınlara değinmeden olmaz. Bu hengameye onlar  karışmadan olur mu? Maria, Elizabeta, Mina... Ama şaşırmayın, biri tam bir vampir olmuş! Hem de 130 yaşından da büyükmüş... Böylece film tam bir mitolojik masala dönüşüyor. Ve kadınların gerektiğinde erkeklerden bile daha korkunç olabileceklerini gösteriyor!

Filmde kimi özel sahneler var. Birinde iki erkek yan yana asılmış duruyor. Ama biri başı yukarda, öbürü tam tersi! Ustaca çekildiği kesin... Müziği sürekli yüksek ve filmi sürüklüyor. Oyunculardan birini  de fena halde Johnny Depp’e benzettim.

İşte böyle... Hiçbirini tanımadığım oyuncular gayet iyiler. Bir tek Christopher Waltz dışında... Böylece başta da söylediğim gibi film zirvelerde dolaşmıyor. Ama bence görmeye değer. Bir deneyin isterseniz...

Not: Bundan önce izlediğimiz Seni Öldürecekler filminden tek sözcükle nefret ettiğimi de açıkça belirteyim. Ne yazık ki yazacak yer kalmadı!


© T24