menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Napolyon ve Erdoğan: Dışarıdan Merkeze Yürüyen İki Lider

42 0
15.05.2026

Stendhal’ın Kırmızı ve Siyah romanının baş kahramanı Julien Sorel, dünya edebiyatının ölümsüz karakterlerindendir. Julien Sorel, yalnızca 19.Yüzyıl’a özgü derinlikli bir edebiyat kahramanı değil; hırsları, iç çelişkileri, tutkuları, kararsızlıkları ve yükselme arzusuyla modern siyasal psikolojiyi de düşündüren bir figür. Dini eğitim almış, ama seküler dünyanın cazibesine de açık olan bu genç adamın bir aşkı ve bir idolü vardır: Madame de Rênal ve Napolyon.

Julien Sorel’in iç dünyasını anlatan paragrafları heyecanla okurken bende şu düşünce uyandı: “Bu adamın ruh hali, bugünün genç ve heyecanlı bir AK Partili erkeğinin iç dünyasına şaşırtıcı ölçüde benziyor. AK Partili genç erkekten farkıysa, idolünün Erdoğan değil Napolyon olması.”

Erdoğan ve Napolyon: Bu iki lider, birer sosyal sınıfın, birer kültürel çevrenin, birer tarihsel kırgınlığın (ve kırgınlığın giderilmesi/aşılması öyküsünün) vücut bulmuş halleri. Napolyon, Fransız gururunun, devrimci enerjinin ve askerî dehanın en heyecanlı serüveni. Erdoğan ise Anadolu’daki muhafazakâr çevrenin devlete, sembollere, kamusal alana ve itibara kavuşma yolculuğu. Semboller, mekânlar ve büyük temsil mimarisi, her iki lider için aynı oranda önemli. Napolyon için ordu, üniforma, zaferler, törenler, imparatorluk imgeleri ve Paris’in ihtişamı ne ise; Erdoğan için İstanbul, Ayasofya, büyük camiler, köprüler, havaalanları, Külliye, Teknofest, TOGG, 15 Temmuz anlatısı ve “Yeni Türkiye” anlatısı benzer bir işlev görüyor. Bazı liderler yalnızca ülke yönetmez; kendi kitlelerinin geçmişini, kırgınlığını, gururunu ve rövanş/telafi arzusunu da yönetir. Bu tür liderlere olan bağlılık, sadece programlarına, icraatlarına, vaatlerine bağlılık değildir. Daha derinde, liderde kendi hayat hikâyesini, kendi incinmişliğini, kendi yükselme arzusunu gören kitle vardır. Bu tür liderler kendi kitlelerinin tarihle kurduğu ilişkinin başkahramanına dönüşür.

Napolyon ile Erdoğan’ın hikâyelerini taşıyan temel duygu, eski elitlere karşı bir tarihsel rövanş hissidir. Napolyon fenomeninde bu eski aristokrasiye, krallık düzenine ve Avrupa’nın yerleşik hiyerarşisine karşı “yeni Fransa’nın iddiası” olarak ortaya çıkar. Erdoğan fenomeninde ise 1990’lara kadarki Türkiye’nin laik-Kemalist devlet elitlerine, onların uzantısı olan sivil-asker bürokrasi, “merkez medya”, yüksek yargıya ve genel olarak “Beyaz Türk” imgesine karşı muhafazakâr çevrenin yükselişi olarak… Napolyon, rütbe ve statünün soy değil liyakate bağlanabileceği fikrini ete kemiğe büründürür. Erdoğan ise başörtülü kadının, imam-hatiplinin, Anadolu sermayesinin, dindar memurun ve muhafazakâr seçmenin kamusal alanda daha görünür hale gelmesinin temsilcisi olarak yorumlanır. Her iki örnekte de lider, yalnızca oy verilen kişi değildir; taraftarının kendi hayatında da açıldığını hissettiği kapıların sembolüdür. Her iki lider de kitlesinin gözünde “bizim adımıza eski düzene meydan okuyan kişi” konumundadır. Onların arasındaki benzerlik, temsil ettikleri yükseliş hikâyesinden yani “serüven” ve “biyografi”den kaynaklı: Napolyon-Erdoğan simetrisi, ideolojik değil, psikolojik/mitolojik/biçimsel.

Napolyon’un dünyası, devrim, savaş ve imparatorluklar çağıydı; Erdoğan’ın dünyası seçimler, medya, kimlik siyaseti ve küresel kamuoyu çağı. Farklı çağlarda farklı ideolojik zeminlerde ortaya çıkan bu iki figür, destekçileri için benzer bir “kolektif duyguların simgesine dönüşme” işlevi gördü. Napolyon, Fransız Devrimi’nin dağınık enerjisini kendi şahsında topladı. Erdoğan ise muhafazakâr çevrenin uzun süredir birikmiş dışlanmışlık, yükselme ve rövanş duygusunu. Biri devrim sonrası Fransa’nın, diğeri post-Kemalist Türkiye’nin sembolü oldu.Napolyon, Fransız Devrimi’nin içinden çıkan, laik, askerî ve Avrupa-merkezli bir imparatorluk figürüydü. Erdoğan ise muhafazakâr-dindar çevrenin yükselişini temsil eden, seçim siyasetiyle güç kazanmış lider olarak ünlendi. Napolyon kiliseyi devlet denetimi altına alan modern bir imparator, Erdoğan ise dinî-muhafazakâr hafızayı siyasal merkeze taşıyan ve askeri vesayeti sonlandırarak orduyu seçimle gelmiş devlet yönetiminin denetimi altına alan lider olarak öne çıktı. Napolyon, arkasında “Code Napoléon” gibi kalıcı bir hukuk mirası bıraktı; Erdoğan ise yürütme gücünü belirgin biçimde merkezileştiren başkanlık sisteminin kurulmasında belirleyici rol oynadı.

Napolyon’un yükselişi, Fransız Devrimi’nin açtığı büyük boşlukta gerçekleşti ve anlam kazandı. Eski aristokratik düzen çökmüş, devrim kendi çocuklarını yemiş, Fransa hem içeride hem dışarıda büyük bir belirsizliğin içine girmişti. Napolyon, bu karmaşanın içinden “düzen, disiplin ve zafer vaat eden adam” olarak çıktı. Erdoğan’ın yükselişi de benzer biçimde bir “dışarıdan merkeze (istikrar kurmayı hedefleyen) yürüyüş” olarak şekillendi: Kasımpaşa’dan gelen, imam-hatipli, belediye başkanlığından hapse ve siyasi yasağa uzanan bu biyografi, iktidarın merkezine yerleşen bir hikâyeye dönüştü. Erdoğan’ın destekçileri açısından bu hikâye, yalnızca bir siyasetçinin biyografisi değil; uzun süre devletin merkezinden dışlandığını düşünen muhafazakâr kitlenin kendi hikâyesidir.

Kasımpaşalılık ile........

© Serbestiyet