menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Göçmen işçiler ve bölünmüş sınıf

4 0
28.04.2026

Göçmen işçilerden genellikle iki durumda söz ediliyor: Sayıları arttığında ya da bir “sorun” başlığına dönüştürüldüklerinde. Oysa onlar, Avrupa’nın birçok kentinde gündelik hayatın en ağır yükünü taşıyan insanlar. Depolarda, seralarda, fabrikalarda, temizlik işlerinde, bakım hizmetlerinde, mutfaklarda, inşaatlarda ve dağıtım zincirlerinde çalışan bu insanlar olmadan şehirlerin olağan akışı büyük ölçüde dururdu. Ama tam da bu yüzden görünmez kılınıyorlar. Çünkü bu düzen, emeğin varlığına muhtaç; emekçinin görünürlüğüne ise tahammülsüz.

Bugün Avrupa’da göçmen işçi denildiğinde çoğu zaman akla ya rakamlar geliyor ya da kültürel tartışmalar. Kaç kişi geldi, hangi ülkeden geldi, “uyum” sağladı mı, dil öğrendi mi, mahalleyi değiştirdi mi, seçim sonuçlarını etkiledi mi… Oysa bu tartışmaların ortasında neredeyse hiç sorulmayan daha temel bir soru var: Bu insanlar ne iş yapıyor ve hangi koşullarda yaşıyor?

Bu sorunun cevabı, bugünün Avrupa’sını anlamak açısından merkezi önemdedir. Çünkü kıtanın refahı, uzun süredir göçmen emeğinin yoğun biçimde kullanıldığı alanlar üzerinden yeniden üretiliyor. En ağır, en düzensiz, en düşük ücretli ve en güvencesiz işlerin önemli bir bölümü göçmen işçilere bırakılıyor. Şehir merkezlerinde parlayan vitrinin gerisinde, arka planda işleyen esas mekanizma budur. Ancak tam da bu nedenle göçmen işçinin varlığı ekonomik olarak vazgeçilmez hale gelirken, siyasal ve toplumsal görünürlüğü sistemli biçimde bastırılıyor.

Görünmezliğin mekanizması

Bu görünmezlik basit bir ihmal değil, bilinçli bir toplumsal tertiptir.

Çünkü görünür hale gelen işçi, yalnızca çalışan bir beden olmaktan çıkar. Hak talep eden, söz söyleyen, itiraz eden, örgütlenebilen bir özneye dönüşür. O noktada mesele sadece işgücü olmaktan çıkar; sınıf ilişkileri görünür olmaya başlar. Bu yüzden sermaye için ideal olan, işçinin çalışması ama konuşmamasıdır. Üretimin içinde olması ama kamusal hafızanın dışında kalmasıdır. Kısacası göçmen işçi, ekonominin içinde tutulur; siyasetin, temsilin ve toplumsal saygınlığın dışında bırakılır.

Bunun nasıl kurulduğuna baktığımızda birkaç temel mekanizma görüyoruz.

İlki, göçmen işçiyi sürekli geçici biri gibi göstermektir. O yıllardır aynı ülkede yaşıyor, aynı fabrikada çalışıyor, aynı vergileri ödüyor, aynı sabahın köründe işe gidiyor olabilir; ama yine de sanki henüz “gelmiş” ve henüz “yerleşmemiş” biri gibi ele alınır. Bu geçicilik algısı, ona kalıcı haklar tanımamanın bahanesine dönüşür. Ücrette, barınmada, iş güvencesinde, sendikal temsilde yaşanan eşitsizlikler böylece daha kolay meşrulaştırılır. Geçici sayılanın hakkı da geçici görülür.

İkinci mekanizma, dil ve hukuk bilgisinin eksikliğini bir denetim aracına çevirmektir. Dili yeterince bilmeyen ya da yasal süreçlere tam hâkim olmayan işçi, sadece iletişimde zorlanmaz; aynı zamanda daha savunmasız hale gelir. Sözleşmesini tam anlayamaz, hakkını ararken yalnızlaşır, hakkı gasp edildiğinde ne yapacağını kestiremez. İşveren açısından bu durum çoğu zaman bir “sorun” değil, kullanışlı bir avantajdır. Çünkü daha az itiraz eden, daha çok katlanan, daha kolay korkutulan işçi modeli tam da bu zeminde üretilir.

Üçüncü mekanizma ise işin niteliğiyle ilgilidir. Göçmen işçiler çoğu zaman toplumun görmek istemediği alanlara yerleştirilir. Gece vardiyaları, temizlik işleri, ağır taşıma, kesimhaneler, seralar, dağıtım merkezleri, depolar, inşaatlar, bakım emeği… Bunlar şehir hayatı için zorunlu ama prestiji düşük alanlardır. Herkes sonucundan yararlanır, kimse o sonucun hangi emekle ortaya çıktığını düşünmek istemez. Böylece göçmen işçi yalnızca düşük ücretli alana değil, toplumsal itibarsızlık alanına da itilmiş olur.

Sonra bir başka oyun başlar: Aynı insanlar, ekonominin ihtiyaç duyduğu anda “çalışkan”, “dayanıklı”, “fedakâr” olarak övülür; haklarını gündeme getirdiklerinde ise bir anda “uyumsuz”, “talepkâr” ya da “sorun çıkaran” hale gelirler. Sessiz kaldıkları sürece işe yarayan bu emek gücü, konuşmaya başladığı anda hedef tahtasına yerleştirilir. Demek ki sorun göçmen işçinin varlığı değil; görünür ve örgütlü hale gelme ihtimalidir.

Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Göçmen işçinin görünmezliği sadece kültürel değil, doğrudan sınıfsal bir meseledir. Meseleyi yalnızca ayrımcılık, önyargı ya da toplumsal dışlanma başlığı altında tartışmak, işin özünü eksik bırakır. Elbette ırkçılık vardır, dışlanma vardır, küçümseme vardır. Ama bunların hepsi daha derin bir ekonomik işlev görür. Göçmen işçiye yönelik ayrımcılık, ucuz emeğin sürekliliğini sağlamak, işçi sınıfını kendi içinde bölmek ve hak taleplerini zayıflatmak için kullanılan bir düzenek haline gelir.

Patronlar açısından en elverişli tablo, yerli ve göçmen işçilerin birbirine kuşkuyla baktığı, aynı sömürü koşullarında çalıştıkları halde ortak bir dil ve ortak bir mücadele zemini kuramadıkları tablodur. Çünkü sınıfın parçalanması, sömürünün yönetilmesini kolaylaştırır. Ücretler aşağı çekilirken öfke yukarıya değil yatay hatta yöneltilir. Sorumlu olan patron değilmiş gibi davranılır. Krizin, işsizliğin, güvencesizliğin, kira artışlarının, sosyal hakların budanmasının yükü göçmenlere yıkılır. Böylece asıl çatışma görünmez kılınır.

Bölünmüş sınıf ve ortak mücadele

Tam da bu yüzden mücadele yalnızca göçmen işçilerin kendi içine kapanarak vereceği bir mücadele olamaz. Böylesi bir hat hem daralır hem de sistemin istediği kimlik ayrışmasını farkında olmadan yeniden üretir. Oysa emek rejimi işçileri milliyet, köken, dil ve kültür üzerinden bölerek güç kazanıyorsa, buna verilecek cevap da aynı işyerinde, aynı sektörde, aynı sömürü koşullarında bulunan işçilerin birlikte hareket etmesi olmalıdır. Göçmen işçinin mücadelesi, bulunduğu ülkenin işçi hareketinden kopuk ilerlediğinde siyasal etkisi sınırlı kalır; fakat o ülkenin emekçileriyle ortaklaştığında, o zaman gerçek anlamda bir sınıf mücadelesine dönüşür.

Bu yalnızca taktik bir mesele değildir; sınıf siyasetinin özüdür. Çünkü patron için ideal olan şey, işçinin işçiyi rakip görmesidir. Göçmen işçinin yerli işçinin ücretini düşürdüğüne, yerli işçinin ise göçmen işçinin önünü kapattığına dair zehirli anlatılar tam da bu yüzden dolaşıma sokulur. Böylece aynı patronun karşısında bulunması gereken insanlar birbirine mesafelenir. Oysa aynı bantta çalışan, aynı vardiyada yorulan, aynı iş güvenliği riskleriyle yaşayan, aynı düşük ücret baskısına maruz kalan işçilerin kaderi ortaktır. Kimlik ayrıştırmasına karşı en güçlü cevap, ortak çıkarların açık biçimde görülmesi ve ortak mücadelenin büyütülmesidir.

Burada daha açık konuşmak gerekir: Bu mücadeleyi sadece göçmen işçiler veremez. Göçmen işçilerin direnci, cesareti ve örgütlenme çabası ne kadar önemli olursa olsun, bulundukları ülkelerde ciddi ve kalıcı bir emek mücadelesinin lokomotifi örgütlü yerli işçiler olmak zorundadır. Çünkü sendikal ve siyasal ağı daha güçlü olan, toplumsal meşruiyet alanı daha geniş olan, tarihsel örgütlenme deneyimini taşıyan esas güç çoğu durumda onlardır. Eğer bu birikim göçmen işçilerin sorunlarını kendi sorunu olarak sahiplenmezse, sermayenin kurduğu bölünme kolay kolay aşılamaz. Ama tersine, göçmen işçilerin talepleri ortak sınıf talepleri haline geldiğinde, tablo değişir.

Bu yüzden o ülkelerin emek hareketinin tarihsel sorumluluğu büyüktür. Göçmen işçilerin görünmezliğini sadece uzaktan teşhir etmek yetmez; onları aynı sendikal hatta, aynı işyeri mücadelesine, aynı politik zemine dahil edecek bir irade göstermek gerekir. Aksi halde “eşitlik” söylemi lafta kalır, pratikte ise emek rejimi göçmen işçileri en güvencesiz alanlarda tutmaya devam eder. Gerçek sınıf dayanışması, göçmen işçiyi dışarıdan desteklemekten ibaret değildir; onunla yan yana durmak, birlikte örgütlenmek, birlikte direnmek ve birlikte kazanmayı göze almaktır.

Bugün Avrupa sağının yükselişi de tam bu yarıktan besleniyor. Ekonomik daralma, hayat pahalılığı, sosyal devletin aşınması ve işgücü piyasasındaki sertleşme, sermayeye değil göçmene karşı siyasal bir tepkiye çevriliyor. Bu, hem ideolojik hem de maddi olarak son derece işlevsel bir manevradır. Çünkü düzenin gerçek sahipleri görünmez kalırken, onun mağdurları birbirine rakip gibi sunulur. Aynı depoda çalışan iki işçi, aynı patrona karşı değil birbirine karşı konumlandırılır. Bunun kazananı bellidir.

Oysa hakikat çok daha yalındır. Göçmen işçiler bu kıtanın kenarında duran değil, tam merkezinde çalışan insanlardır. Onlar olmadan lojistik zincirleri aksar, bakım hizmetleri çöker, tarımsal üretim daralır, temizlik ve gıda sektörleri sarsılır, inşaat yavaşlar, sanayi üretimi tökezler. Yani görünmeyen şey, tali bir emek değil; düzenin belkemiğidir.

Ama işte tam da bu nedenle görünmez kalmaları istenir.

Çünkü bir toplum, hayatını gerçekten kimin ayakta tuttuğunu görmeye başladığında, yalnızca ekonomik bir gerçeği değil siyasal bir hakikati de fark eder. O zaman “yardım alan göçmen”, “uyum sorunu yaşayan yabancı” ya da “nüfus baskısı yaratan kalabalık” gibi anlatılar çözülmeye başlar. Yerine şu çıplak gerçek gelir: Bu insanlar yardım nesnesi değil, artı-değer üreten ve düzeni taşıyan işçilerdir. Başka bir deyişle, sömürülen ama aynı zamanda toplumsal hayatı yeniden üreten sınıfsal bir güçtürler.

Temsil değil örgütlülük

Çünkü görünmezliğin gerçek panzehiri temsil değil, örgütlülüktür.

İşyerinde, sendikada, mahallede ve siyasal alanda kurulmamış hiçbir görünürlük kalıcı değildir. Birkaç dosya haberi, birkaç televizyon tartışması, birkaç iyi niyetli açıklama bu yapıyı değiştirmez. Göçmen işçinin görünmezliği, bugünün emek rejiminin içine yerleştirilmiştir; onu dağıtacak olan da ancak örgütlü sınıf mücadelesidir. Aynı bantta çalışanların, aynı düşük ücret baskısını yaşayanların, aynı taşeronlaştırma politikalarının altında ezilenlerin birbirini rakip değil sınıf kardeşi olarak görmesi gerekir.

Burada belirleyici olan, o ülkenin işçi hareketinin nasıl bir tutum alacağıdır. Göçmen işçilerin sorunlarını dışarıdan izlenen bir mağduriyet başlığı gibi ele alan bir yaklaşım, sermayenin işini kolaylaştırmaktan başka sonuç vermez. Yapılması gereken şey daha açıktır: Göçmen işçilerin taleplerini ortak sınıf talepleri haline getirmek, onları sendikal ve siyasal mücadelenin kenarında değil merkezinde konumlandırmak. Eğer bu yapılmazsa, patronlar milliyet, dil ve kimlik farklarını kullanarak işçileri bölmeye devam eder. Ama yapılırsa, yani tarihsel işçi birikimi göçmen emekçilerle ortak bir hatta seferber edilirse, işte o zaman sermayenin en çok korktuğu tablo ortaya çıkar.

Çünkü patronların istediği şey, depoda çalışan Polonyalının Türkiyeliden, Türkiyelinin Faslıdan, Faslının Suriyeliden, yerli işçinin hepsinden ayrı durmasıdır. İstedikleri şey, aynı vardiyada ter döken insanların birbirine mesafeyle bakmasıdır. İstedikleri şey, öfkenin yukarıya değil yana akmasıdır. Böyle bir tabloda düşük ücret de kalır, güvencesizlik de kalır, sendikasızlık da kalır. Ama işçiler birbirini gerçekten gördüğünde, ortak çıkarlarını ortak bir mücadelede birleştirdiğinde, o zaman sadece görünmezlik dağılmaz; sömürü düzeninin dayandığı bölme mekanizması da çatlamaya başlar.

Bu nedenle göçmen işçilerin görünmezliğini konuşmak, yalnızca bir adalet meselesini değil, Avrupa’daki emek rejiminin nasıl ayakta tutulduğunu konuşmaktır. Hangi işlerin kimlere yaptırıldığını, hangi hayatların daha ucuz sayıldığını, hangi emek biçimlerinin sessizce harcandığını konuşmaktır. Ve bütün bunlar bizi aynı sonuca götürür: Avrupa’nın düzeni, eşit yurttaşların ortak emeği üzerine değil, parçalanmış ve hiyerarşik hale getirilmiş bir işçi sınıfı üzerine kuruludur.

Bu yüzden mesele sadece göçmen işçileri “görmek” değildir. Asıl mesele, onları yerli işçilerle birlikte, aynı kavganın parçası haline getirmektir. Çünkü bu şehirlerin yükünü taşıyanlar, onları ancak birlikte değiştirebilir. Ayrı ayrı yorgun düşenlerin değil, birlikte ayağa kalkanların tarihi yazılır.


© sendika.org