menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Macaristan’da rejim içi devir teslim

39 0
17.04.2026

Neofaşist Viktor Orbán, 16 yıl sonra ilk kez seçimleri, eski yoldaşı Péter Magyar’a kaybetti. Brüksel bürokrasisi ve liberal yorumcular, özellikle AB’yi sorgulayan bir liderden kurtuldukları için çok sevindiler. Onlara göre bu, demokrasiye dönüş arzusunun bir zaferiydi. Ben farklı düşünüyorum.

Seçim sonuçları tabii ki önemli. Ancak, kapitalist demokrasi, haklar ve özgürlükler, güçler ayrılığı, bağımsız bürokrasi boyutlarından soyutlanarak seçimlere indirgenemez. Bu boyutları göz önüne aldığımızda, şimdi Macaristan’da, demokrasiye doğru bir “rejim değişikliği” değil, “rejim içi bir değişiklik” olduğu görülüyor. Bu ayrımı kavramadan ne Macaristan’ı ne Polonya deneyimini ne de daha geniş bir coğrafyada “süreç olarak faşizmin” derin ayak izlerini görebiliriz.

Bu kez kültür değil ekonomi

Orbán’ın seçim kampanyası her zaman olduğu gibi “kültür savaşları” ve kutuplaştırma çabası üzerine kuruluydu. Ancak, göç tehlikesi, ailenin kutsallığı söylemi, Ukrayna’nın Macaristan’ı savaşa sürükleyeceği korkusu, Soros’un (Yahudi lobilerinin) gölgesi gibi argümanlar bu kez işe yaramadı.

Macaristan ekonomisi son üç yıldır adeta durma noktasındaydı. AB fonlarından gelen 28 milyar avro, kamu hizmetlerine değil yandaş şirketlere akmıştı. Hastaneler ancak bir yıl sonrasına randevu verebiliyordu, demiryolları çürümeye terk edilmiş, okullar yoksullaşmıştı. 2010’da yoksulluk ve yolsuzlukla savaşma iddiasıyla iktidara gelen Orbán; şimdi bu sorunların bir simgesine dönüşmüştü.

Diğer taraftan, Orbán’ın rakibi toplumsal muhalefetin lideri Magyar, Orbán rejiminin kurucularından, 2002’den 2024’e kadar Orbán’ın partisi Fidesz içinde üst düzeyde çalışmış bir isimdi. Magyar’ın temsil ettiği kültürel çizgi, göçe, yabancılara, AB’nin göçmen kotalarına, Ukrayna’ya silah gönderilmesine karşıydı; LGBT hakları, İstanbul Sözleşmesi, kürtaj hakkı gibi konuları gündemine almıyordu. Kısacası Magyar Orbán’la aynı kültürel zeminde duruyor. Magyar, seçim kampanyasını yolsuzlukla mücadele, kurumları onarma, Macaristan’ın demokratik kültürünü yeniden inşa etme, yargı bağımsızlığını restore etme, sivil alanı açma, AB ilişkilerini düzeltme vaatleri üzerine kurdu. Yani seçimler, dünya görüşü birbirine çok yakın iki lider ve parti arasında, esasen yönetim kalitesi ve yolsuzluk üzerinden yapıldı.

Bu tablo Magyar’ın, Orbán rejiminin liberal bir alternatifi değil, seçmenin öfkesinin yönelebileceği “rejim içi” bir çıkış kapısı olduğunu gösteriyor. Sergilediği Avrupa Birliği yanlısı söz ve hareketlerinin de içeriksiz jestler olmaktan öteye gitme olasılığı oldukça zayıf. Kısacası, sistemin kurulu siyasi-kültürel parametreleri içinde hareket eden biri iktidara geldi. Rejim değil, rejimin yönetimi değişti.

Eğer karşımızda gerçek anlamda sol eğilimli ya da seküler-liberal bir hareket olsaydı, rejim, seçim sisteminin aynı yumuşaklıkla çalışmasına izin verir miydi? Bu soru, Macaristan’daki ve benzer rejimlerdeki değişim olasılıklarının sınırlarını ve koşullarını anlamamız için kritik bir öneme sahiptir.

Magyar’ın mecliste elde ettiği ezici üçte iki çoğunluk, ona yasa yapma ve hatta anayasa değiştirme dolayısıyla rejimi altüst etme yetkisi veriyor. Buna karşılık ne Orbán ne de Fidesz panik içinde. Çünkü, biliyorlar ki, Magyar’ın önünde, rejimi koruyan dev engeller var: Veto yetkisine sahip Cumhurbaşkanı, Orbán’ın adamı. Anayasa Mahkemesi, Fidesz yanlısı hukukçuların elinde. Medyanın yüzde seksenine Orbán yandaşları sahip. Sivil ve güvenlik bürokrasisi, Orbán’ın atadığı personelle dolu. Üstelik Orbán henüz genç, 62 yaşında, geri dönme olasılığı azımsanacak gibi değil; hem muhalefet lideri olarak siyasi arenada kalmaya hem de Avrupa Parlamentosu’ndaki güçlü grubunu sürdürmeye kararlı. Orbáncılık da sona ermedi. Onu ayakta tutan devletten bağımsız finansal kurumsal yapı olduğu gibi duruyor.

Örneğin, Orbán rejimi, devlet kaynaklarını vakıflara aktararak kendinden sonra da yaşayacak bir “fikir üretim makinesi” inşa etti. 2021’de Mathias Corvinus Collegium’a (MCC) MOL petrol şirketinin hisseleri dahil 1,3 milyar euroluk devlet varlığı transfer edildi. Merkez Bankası da 800 milyon euroluk vakıf ağı kurdu. Bu yapılar, Orbán yanlısı araştırma, medya ve eğitim kurumlarını finanse ediyorlar.

MCC’nin Brüksel’de bir ofisi var ve AB politikalarını etkiliyor. Danube Enstitüsü ise Batılı muhafazakâr çevrelerle (Heritage Foundation gibi) işbirliği yaparak ideolojik meşruiyet üretiyor. Ayrıca Megafon adlı yapı, genç dijital “influencer”ler yetiştiriyor. Bu ağın Britanya, ABD ve Avustralya’ya uzanan ayakları var. NatCon konferansları ve CPAC Macaristan etkinlikleri uluslararası aşırı sağın önemli buluşma noktaları haline geldiler. Orbán başbakanlıktan düştü diye bu ağ çökmeyecek – çünkü vakıf yapıları özerklik sağlıyor, fikirler liderden bağımsız yaşayacak şekilde üretilerek yayılıyor.

Magyar yönetiminin Rusya karşıtı Avrupa Birliği yanlısı olma iddiaları da gerçekçi, görünmüyor. Uluslararası politika analistleri özellikle enerji bağımlılığının kalıcılığına dikkat çekiyor: Rusya’ya olan uzun vadeli doğalgaz ve petrol ithalat anlaşmaları, Macar hükümetini 2031’e kadar bağlıyor. Rus etkisi yalnızca enerji sektörüyle sınırlı değil; bilgi, siber güvenlik ve istihbarat alanlarında Rusya etkisi var. “Magyar bu bağları koparamaz, yalnızca yönetebilir”, deniyor Bu da dış politikada gerçek bir dönüşümü değil, en fazla diplomatik bir yeniden hizalanmayı mümkün kılıyor.

Polonya deneyimi ve Macaristan

Magyar’ı bekleyen ortamı daha iyi anlayabilmek için Donald Tusk’ın Polonya’daki son deneyiminden yararlanabiliriz. Ancak Tusk’ın, Magyar gibi bir “sağ popülist” (süreç olarak faşizmin ürünü) biri olmadığını akılda tutmak gerekiyor. Liberal bir siyasetçi olan Tusk, devraldığı rejimin kamu medyasındaki neofaşist propaganda aygıtını hızla sınırladı, sembolik adımlar attı. Buna rağmen kamuoyu desteği kararsız kaldı. Demokratik restorasyon süreçleri beklentileri hızla yükseltiyor, ama aynı hızla karşılayamıyor, hayal kırıklığı üretiyor. Demokratikleşmenin şartı olan “bağımsız” eleştirel medya, her hatayı görünür kılıyor; “hiçbir şey değişmedi”, ya da “bunlar yönetemiyor” duygusunu besleyebiliyor.

Polonya’da Liberal Donald Tusk’in yönetiminin 2. yılında (2025) muhalefet partisi (neofaşist) PİS’in desteğiyle seçilen, milliyetçi-muhafazakâr, AB politikalarına karşı mesafeli Cumhurbaşkanı Nawrocki yargıdaki atamaları onaylamadı, 88 büyükelçilik koltuğunu boş bıraktı. Tusk’ın gündeme getirdiği liberal-demokratik “reformlar” her adımda hukuki tıkanmalarla karşılaştı. Seçmenlerin büyük bölümü, “eskiler hesap vermeden bu iş bitmez” derken, Tusk hükümeti iki yılı bekleyerek harcadı. Bunun sonucu, demokratik restorasyona olan inancın zayıflaması ve “anti-establishment” duygusunun yeniden birikmesi oldu. Nawrocki’nin seçilmesi bu kırılmanın erken bir ürünüydü.

Macaristan’da, “demokrasiye dönme” bağlamında Polonya’dan çok daha derin bir sorun var: Orbán sistemi çok daha fazla kurumsal derinliğe sahip. Fidesz, sadece idari kadroları değil, üniversiteleri, sivil toplum örgütlerini, yerel yönetimleri ve kültürel hayatı da dönüştürdü. Matthias Corvinus Koleji gibi düşünce kuruluşları, devlet kaynaklarıyla finanse edilen ideolojik üretim merkezlerine dönüştürüldü. Bu yapıların tasfiyesi hem hukuki hem de toplumsal mücadele gerektiriyor.

Macaristan parlamentosunda 1989’dan bu yana ilk kez hiçbir sol ya da sosyal demokrat parti yok. Bu, tesadüf değil. Orbán rejiminin baskıları, kurumsal dönüşümleri ve kültür savaşları -süreç olarak faşizm- sol siyasi alanda büyük bir yıkım, “siyasi yelpazede” kritik bir boşluk yarattı.

Bu boşluk çok kritik? Çünkü faşizm, salt otoriter/totaliter bir yönetim biçimi değildir; aynı zamanda belirli toplumsal ve ekonomik çelişkilerin üzerini örten, emekçi sınıfların çıkarlarını milliyetçi-kültürel/dinci-ırkçı- cinsiyetçi bir kimlik siyasetiyle bulanıklaştıran ideolojik-kültürel bir olgudur. Tarihi deneyler, siyasi yelpazenin sağ tarafındaki parti ve akımların eninde sonunda ya faşizme katıldıklarını ya da direnmek yerine uyum sağlamayı seçtiklerini gösteriyor. Faşizmden gerçek anlamda çıkış, bu iktisadi ve toplumsal zemine hitap eden güçlü bir sol ya da en azından sosyal demokrat bir hareket olmadan gerçekleşemez.

Magyar’ın temsil ettiği siyaset, en iyimser yorumla, yolsuzlukla mücadele etmeye, kurumları onarmaya çalışabilir, AB ilişkilerini düzeltecek jestler yapabilir. Ancak, Macaristan, sağlık sistemi çürümüş, eğitim sistemi yoksullaşmış, ücretler Romanya ve Bulgaristan’ın gerisine düşmüş bir ülkedir. Bu yapısal sorunlar- sınıfsal eşitsizlik, işçi güvencesizliği, sosyal hizmetlerin çöküşü- salt “iyi yönetişim” vaatleriyle giderilmez. Bu sorunlara cevap verebilecek, işçi sınıfı ve alt orta sınıf için gerçek bir ekonomik program gereklidir. Bu program, “oligarşiyi” zorlayacak bir yeniden dağılım önlemlerini devreye sokabilmeye dayanır bu da ancak, güçlü bir sendikal hareketin ve en azından sosyal demokrat bir siyasi öznenin varlığını gerektirir.

Macaristan’da böyle bir özne yok. Magyar hükümetinin yapabileceği “reformlar” sınırlı kalmaya mahkûm. Hayat pahalılığı sürüp gittiğinde, eşitsizlik derinleştiğinde, seçmenlerin yine bir “kurtarıcı” aramaya başlaması da kaçınılmaz. Bu kez o kurtarıcı, Magyar’dan, hatta Orban’dan çok daha radikal bir faşist olabilir. Polonya’da bu sürecin gölgelerini şimdiden görüyoruz. Macaristan’da sol bir alternatifin yokluğunda bu süreç çok daha hızlı ve tehlikeli bir biçimde tamamlanabilir.

Sosyal demokrat bir hareketin olmadığı bir ortamda liberal demokrasiye dönüş yolculuğu, kırık bir pusulasıyla yapılan yolculuğa benzer: doğruyu söyler gibi görünen işaretler, yanlış yöne götürebilir. Orbán gitmiş olabilir; ama onun gitmiş olması, Orbáncılığı mümkün kılan toplumsal ve ekonomik zeminin de ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.

Bir fantezinin sınırları

Haklar ve özgürlükler, eşitlik, ekonomik refah için mücadele eden bir sosyalist hareket, en azından sosyal demokrat bir parti olmadan “süreç olarak faşizmden” geri dönülebileceğine inanmak, bu sürecin ağrılarına katlanmayı kolaylaştıran bir fantezi olmaktan öteye geçmez.

Budapeşte sokaklarındaki coşku gerçekti. Orbán’ın yenilgisi, 16 yıllık bir otokratik rejimin sandıkta durdurulabildiğini kanıtladı. Bu, küçümsenmemesi gereken bir başarı. Ama demokrasi, liderlerin değişmesiyle yeniden kurulmaz; güç ilişkilerinin, ekonomik yapıların ve toplumsal örgütlenmenin dönüştürülmesiyle ayakta kalır. Magyar’ın önündeki yol, yalnızca bir yönetim değişikliğinin değil, bir toplumun kendini yeniden nasıl inşa edeceğinin sınavıdır.

Ve o sınav, sol olmadan, emek olmadan, sosyal adalet talebi olmadan geçilemez.

Yazıyı tamamen olumsuz bir notla bitirmemek için gelin Polonya deneyiminden, Macaristan koşullarının analizinden bazı stratejik dersler çıkartmaya çalışalım. Kim bilir, bakarsınız bir gün bize de lazım olur.

Birincisi: Kurumsal restorasyonda zamanın en kritik kaynak olduğu anlaşılıyor. Orbán anayasayı değiştirmek için bir yıl harcadı, her adımı titizlikle hesapladı. Seçim zaferinden sonra açılan reform penceresini kaçırmamak için hızla hareket etmek ama seçmenlere de demokratik restorasyonun tek bir seçim dönemi değil, bir kuşağın işi olduğunu net biçimde anlatmak gerekiyor.

İkincisi: Kamu medyasında radikal adımlar kaçınılmazdır. Tusk, eski rejimin en etkili yayın organını doğrudan kapattı; bu kaba ama etkili bir yöntemdi. Rejimi değiştirmek isteyen ye irade kamu medyasında propagandayı besleyen yapıları hızla lağvetmelidir. Ancak bunun ardından gelen bağımsız medya, her hükümet uygulamasını sorgulayacaktır. Bu demokratik gelişmenin göstergesidir; bir tehdit olarak değil bir bilgilenme ve uyarı kaynağı olarak görülmelidir.

Üçüncüsü: Yolsuzluklarla ilgili hukuki hesaplaşma gecikince meşruiyet erozyonu başlıyor. Seçmenler, devralınan rejimin yolsuzluklarının hesabının hemen görülmesini isteyecektir. Bu hesaplaşma, hukuk devleti çerçevesi içinde, savunma hakkı korunarak ama kararlılıkla sürdürülmelidir.

Dördüncüsü ve belki de en önemlisi: Yeni hükümet sol ve sivil toplum güçlerini, sendikal hareketi, dışlamak yerine yeniden canlandırmaya çabalamalıdır. Seçim ittifakına dayanan geniş reformcu koalisyon, ancak bu bileşenler güçlenirse kalıcı olabilir. Sendikaların, feminist- LGBTQ+ hareketlerin, ekoloji örgütlerinin yeniden kamusal alanda yer alması hem demokratik kültürün yeniden inşası hem de yeni hükümetin olası dar yönetim hatalarına karşı bir denge mekanizması sunmak açısından önemlidir.


© sendika.org