Âdetler ama en çok ezgiler
İnsanın çocukluğu nerede, ne zaman, kimlerle ve nasıl geçtiyse; ne yediyse, ne gördüyse, ne duyduysa, nerelere gittiyse ve ne dinlediyse onları ömür boyu içinde taşıyor, onlarla yaşıyormuş.
Bildiğiniz gibi biz, göçmen bir aileyiz. Ben kendimi bildim bileli, tatillerimiz eski Yugoslavya’da -şimdiki sınırlarla Kosova’da- geçti. Her yaz, en az bir ay süren o macera dolu misafirlikten bende, neler neler birikmiş, yaşım elliyi geçtikten sonra daha da iyi anladım. Orada birikenler yetmezmiş gibi, diasporada olan her aile gibi bizim geniş ailemiz de düğünleri, doğumları hatta kayıpları bile orada yaşayıp gördükleri şekliyle devam ettirdiler, inanın hâlâ öyle…
En çok Edirneli olanlar bilirler, biber bizim için sofraların kralıdır. Hem de her türlüsü ve mümkünse de acısı… El açması börekler olmazsa olmazımız; düğünlerde gelinler baş tacımızdır. Gelin olmak demek, sonsuza kadar gelin kalmak demektir. Benim yengem mesela, elli dört senedir dayımla evli ama hâlâ gelindir. Hâlâ annemin elini öper, ben de küçük olduğum için onun elini öperim. Gelenek dediğimiz; eskiden gelen ve hep devam edecek olan, alışkanlıklar zinciri; bizim gibi bir yere gitmek zorunda kalanlar için yaşama bağlılığın en güçlü ifadesi sanki…
Osmanlı’nın Balkanların fethiyle başlayan kültür yolculuğu, 1950’lerde yaşanan geri dönüşle ilginç bir biçimde şekil değiştirmiş bizim soyumuzda… Bize Rumelili olmanın ayrıcalığı........
