Ölüm Yolculuğu!
Mustafa Paşa, her zamanki heybetli duruşuna rağmen sâkin ve durgundu. Gözleri çatacak yer aramıyor, sert bakışları kusur araştırmıyordu. Her zaman gergin duran yüz hatları kıvamsız hamur gibi sarkmış, rengi solmuştu. Atından her zamanki çevikliğiyle inişini görmeseler, hasta olduğuna hükmedebilirlerdi fakat hasta gibi durmuyordu. Sadece durgundu. Kopup gitmiş, uzaklaşmış gibiydi.
Vaziyetini farkeden oğlu İbrahim'in yolda birkaç sefer, "Baba neyin var?" demesine zoraki gülümseyip, "Yok bir şey, iyiyim!" deyip geçiştirmişti. Oysa paşa iyi değildi. Bediüzzaman Molla Said-i Meşhur'un, "Cezireye sâlimen ulaşamayacaksın!" diyen sesi kulaklarında yankılanıp duruyor, gülümseyen çehresinin perdelemeye muvaffak olamadığı ciddiyeti gözlerinin önünden gitmiyordu. Halbuki, kötü bir şey yapmamış, yanlış bir şey söylememişti.
At ve para vermekten maksadı, medresesine destek vermek, sulhun mimarı olması hasebiyle de küçük bir teşekkür etmekti. Niye kızdığını, hatta kızıp kızmadığını da anlayamamıştı. Gülümseyerek söylediği üç kelimelik o son söz olmasa hediyesini kabul etmeyişine aldırmayacaktı, almayacağını zaten tahmin ediyordu. Buna rağmen ağalığının gereğini yapmak istemişti.
Asıl anlamayıp kendisini tedirgin eden şey, sarfettiği sözün kestiremediği mahiyeti idi. Molla Said, " Cezireye sâlimen ulaşamayacaksın!" derken âkıbetini mi haber vermişti, yoksa beddua mı etmişti? Her iki ihtimal de korkutuyordu. Haber vermiş olsa, korkuyordu. Zîra, Seyda'nın kerametleri dilden dile dolaşıyordu. Zaten serkeş atın ezdiği çocuğun onun kucağında, hiçbir şey olmamış gibi gözlerini açtığı günden beri bütün Cizreliler gibi, kerametine inanmıştı. Yalnız başına Biro Çölü'nü aşması, ayaklarını bağlayan kelepçeleri bir mendil gibi çözmesi de dilden dile dolaşıyordu. Kendisine pusu kuran Seyyid Muhammed Emin'in adamlarını çarpıldıklarını bilmeyen yoktu.
Seyda'nın söylediği, haber vermekse; "sâlimen" kelimesinin küçük bir kaza ile, bir düşme ile, bir yara veya kırıkla sınırlı olmasını diliyordu. Doğrudan ölümünü kasdettiyse, niye "sâlimen" desin ki? Yine de emin olamıyordu... Seyda'nın verdiği haberin şaşmayacağına inanmıştı, bütün temennisi ölümü olmamasıydı.
Beddua olma ihtimali daha çok korkutuyordu. Seyda'nın bedduasını alan belasını bulur, inancı yaygındı. Kendisi de böyle inanıyordu. Ne var ki, ölmesi için beddua edecek kadar kötü bir şey yapmamıştı; hatta kötü bir şey yapmamıştı. Sırf bir kaidesine muhalefet etmiş olmasının karşılığı böylesine ağır bir beddua olamazdı. Belki de Bediüzzaman'a mahsus küçük bir şaka, bir korkutma, bir ikazdı.
Bu ihtimal ve fazlasını yol boyunca defalarca düşünmüştü. Arada bir rahatlamış olsa bile emin olamamış, tekrar tekrar başa dönmüştü. Bu iç muhasebe ile devam eden yolculuk büyük bir sulh dönüşü olabilecek sevinç ve coşkuyu, adete taziye ve mateme çevirmişti.
Yine de hindi dolması ve nar gibi kızarmış etten kalıbının gerektirdiği kadar yemiş, bir parça da rahatlamıştı. Çatısı altında bulunduğu evin emniyetli oluşu, etrafındakilerin dost bakışları zihnindeki........
