Zerrede Âlemi Taşıyan Şuur
Dünyaya Sığmayan, Bir Hatıraya Sığar.
İnsan dünyaya sığmaz.
En geniş imkânlar bile kalbini doyurmaz. İçinde maddî ölçülere uymayan bir genişlik vardır. Sonsuzluğu ister, ebedi arar, hakikati talep eder.
Fakat aynı insan, bir hatıraya hapsolur.
Bir kelime onu günlerce meşgul eder.
Bir bakış bütün bedenini titretebilir.
Mesnevi-i Nuriye bu hâli şöyle ifade eder:
Ey insan! Fâtır-ı Hakîm'in senin mahiyetine koyduğu en garib bir halet şudur ki: Bazan dünyaya yerleşemiyorsun. Zindanda boğazı sıkılmış adam gibi "of, of" deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde, bir zerrecik bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin, o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.” (Mesnevi-i Nuriye 177.sh - Risale-i Nur)
Burada bir paradoks vardır.
Paradoks, zıt gibi görünen iki hakikatin daha derin bir seviyede aynı yapının iki yüzü olduğunu gösterir.
Şuur: Hem sınırlı bir bedende görünür, hem sınırsız anlam ister.
Hem dünyaya sığmaz, hem bir zerreye yerleşir.
Bu çelişki değil; insan mahiyetinin çift yönlü yapısıdır.
Paradoks çözülmez; anlaşılır.
Bir hatıra aktive olduğunda:
Hipokampus (hafızayı düzenleyen ve geçmişi çağıran bölge) verileri birleştirir.
Amigdala (duygusal yoğunluğu düzenleyen merkez) hatıraya his yükler.
Korteks (düşünme ve anlamlandırma merkezi) manayı yeniden kurar.
Aynı anda, Otonom sinir sistemi devreye girer. Kalp hızlanır, nefes değişir, hormonlar salgılanır.
Geçmiş bir olay, bedende yeniden “şimdi” hâline gelir.
Fakat dikkat çekici bir gerçek vardır: Beynin kendisinin ağrı duyusu yoktur.
Beyin dokusu doğrudan acı hissetmez. Ağrı algısı çevre yapılar ve sinir yolları aracılığıyla oluşur. Bu bize şunu gösterir:
Beyin bir üretici değil; bir işleyicidir.
Hissedilen acı ve sevinç, yalnızca beyin dokusunun işi değildir; bütün sinir sistemi ve şuurun birlikte ortaya koyduğu bir tecrübedir.
Mesnevi-i Nuriye devam eder:
Nasıl küçük bir cam........
