menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Mesnevi-i Nuriye Üzerine Bir İnceleme

16 0
14.08.2026

İCÂD ve İBDÂ’

Âlem-i Kebîr ile Âlem-i Sagīr Arasındaki Mukabele

BİRİNCİ MEHAZ

İ'lem eyyühe'l-aziz! Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalp, birbirine hem zarf hem mazruf olur. Çünkü insan mülk cihetiyle kalbe zarf olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur.

Bu kaide arş ile kevn hakkında da tatbik edilir. Şöyle ki: Arş; Zahir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. Bu halitada dâhil olan ism-i Zahir itibarıyla arş, mülk; kevn, melekût olur. İsm-i Bâtın itibarıyla arş, melekût; kevn, mülk olur. Demek, arşa ism-i Zahir nazarı ile bakılırsa kendisi zarf, kevn de mazruf olur. İsm-i Bâtın gözü ile bakılırsa kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve keza ism-i Evvel itibarıyla

وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ

Mesnevi-i Nuriye

âyetinin işaret ettiği kevnin bidayetini içine alıyor. Ve ism-i Âhir itibarıyla

​سَقْفُ الْجَنَّةِ عَرْشُ الرَّحْمٰنِ

hadîs-i şerifinin îma ettiği kevnin nihayetini içine alıyor. Demek arş, öyle bir halitadır ki şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ü vücudun sağını, solunu, üstünü ve altını ihata etmiş oluyor.

(Mesnevi-i Nuriye-Hubab)

İKİNCİ MEHAZ

ZEYLÜ'L-HUBAB

​بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Öyle bir Allah'a hamd, medh ü senalar ederiz ki şu âlem-i kebir onun icadıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de onun ibdaıdır. Biri inşası, diğeri binasıdır. Biri sanatı, diğeri sıbgasıdır. Biri nakşı, diğeri ziynetidir. Biri rahmeti, diğeri nimetidir. Biri kudreti, diğeri hikmetidir. Biri azameti, diğeri rububiyetidir. Biri mahluku, diğeri masnuudur. Biri mülkü, diğeri memlûküdür. Biri mescidi, diğeri abdidir. Evet bütün bu şeyler, eczasıyla beraber Allah'ın mülkü ve malı olduğu, i'cazvari sikke ve mühürleriyle sabittir.

(Mesnevi-i Nuriye—Zeyl-ül Hubab)

Birinci mehaz; mülk ile melekût, zarf ile mazruf arasındaki nisbeti kaide hâlinde kurar ve bunu Arş ile kevn hakkında tatbik eder. İkincisi Zeyl-ül Hubab başındaki hamd ile aynı nisbeti bu defa âlem-i kebîr (kâinat) ile âlem-i sagīr (insan) arasında, birbirini takip eden on kavram çifti üzerinden işler.

İki mehazın ortak kelimesi, “mülk”. Birinci mehaz mülk–melekût der; ikincisi hem “Biri mülkü, diğeri memlûküdür” der hem de “Allah’ın mülkü ve malı olduğu” ifadesiyle biter.

İkinci mehaz, birincinin kurduğu kaidenin insan ölçeğindeki tatbiki olarak görülebilir.

İkinci mehazdaki on mukabelenin hepsi tek bir yapıya sahiptir: solda yayılmış ve dış olan, sağda toplanmış ve iç olan durur. Bu, mülk ile melekût arasındaki nisbettir.

İcâd ile ibdâ arasındaki fark, bu yapının ilk ifadesidir; silsilenin geri kalanı bu ilk çiftin açılımıdır.

Mesken ile sâkin arasındaki ölçü, bütün mukabelenin gayesini gösterebilir. Evet Kâinat bir mesken olarak îcâd edilmiş, onda duracak olan da o meskene göre binâ edilmiştir.

İkinci mehaz bir hamd cümlesidir; fakat hamdin muhtevası baştan sona bir mukabele listesidir. Allah’ı hamd ederken O’nun iki eserini yan yana koyar ve bu iki eser arasındaki nisbeti on defa, on ayrı kelime çiftiyle tekrar eder. Bu tekrar, bir delil biçimi olarak teşhis edilebilir.

“Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir.” Mülk, bir şeyin görünen, ölçülen, sebepler âlemine bakan yüzüdür; melekût ise aynı şeyin görünmeyen, manaya ve müsebbibü’l-esbâba bakan yüzüdür. Aynı varlık, iki ayrı nazarla iki ayrı yüz gösterir.

Aynı iki şey, hangi yüzden bakıldığına göre birbirinin zarfı veya mazrûfu olabilir. Zarf, kap, yani kuşatan; mazruf ise içerik, yani kuşatılandır.

Yani “kim kimi içine alır” sorusunun cevabı sâbit değildir. Nazar değişince cevap da değişir.

Bu kaidenin ilk tatbiki insan ile kalptir. “İnsan mülk cihetiyle kalbe zarf olur” yani cesediyle, maddî varlığıyla insan kalbi içine alır; kalp, insanın içinde bir uzuv olur... “Melekût cihetiyle de mazruf olur” yani kalbin mâna genişliği cihetinden bakıldığında, bu defa insan kalbin içinde kalır.

Bu misalin gündelik bir benzeri, göz ile göz bebeği arasındaki münasebettir. Göz, bebeğini cismen içine alır; göz bebeği, gözün içinde küçük bir noktadır. Fakat o küçük noktadan bütün bir âlem girer; görüşün genişliği ile göz, gördüğü âlemin içinde bir zerre kalır. Zarf ile mazruf, bakışın yönü değiştiği anda yer değiştirir.

Mülk nazarı: her çiftte dıştaki, içindekini kuşatır.

Melekût nazarı: aynı çiftlerde iç ile dış yer değiştirir; renkler, yani şahıslar değişmez.

Mehaz da kaideyi insan-kalp ölçeğinde kurarak “Bu kaide arş ile kevn hakkında da tatbik edilir” diyerek ölçeği en üste taşır. Kevn, oluş ve varlık âlemi, yani yaratılmış olanın bütünüdür. İsm-i Zâhir nazarıyla arş mülk, kevn melekût olur; arş zarf, kevn mazruftur. İsm-i Bâtın gözüyle nisbet tersine döner: arş melekût, kevn mülk; arş mazruf, kevn zarf olur.

Buradaki incelik şudur: değişen, Arş’ın veya kevnin kendisi değildir. Değişen, bakılan isimdir. Aynı iki hakikat, ism-i Zâhir’in penceresinden bakınca bir türlü, ism-i Bâtın’ın penceresinden bakınca başka türlü sıralanır.

Aynı kaide her basamakta tekrar eder. Dışa doğru cisim büyür (mülk yönü), içe doğru mâna genişler (melekût yönü). Katman sayısı ve sırası, kaidenin işleyişini göstermek için seçilmiş bir misaldir.

Dört isim: Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir

Mehaz Arş’ı “Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halîta ve karışığı” olarak tarif eder. Halîta, karışım demektir; yani Arş tek bir ismin tecellîgâhı değil, dört ismin birlikte hisse aldığı bir mahaldir. Zâhir ile Bâtın mekân eksenini, yani iç ile dışı; Evvel ile Âhir zaman eksenini, yani başlangıç ile sonu tutar.

İsm-i Evvel itibarıyla Arş, kevnin bidâyetini içine alır; Mehaz burada Hûd sûresinin yedinci âyetine işaret eder: وَكَانَ عَرَّشُهِ عَلّٰ ى المٰاءِ

“Onun Arş’ı su üzerinde idi.” (Hûd, 7)

İsm-i Âhir itibarıyla ise kevnin nihayetini içine alır; burada da bir hadîs-i şerîfe îmâ edilir:

سَقْفُ الجَنَّةِ عَرَّشُ الرَّح۪مٰنِ

“Cennetin tavanı, Rahmân’ın Arşı’dır.”

Neticede şu hükme varılabilir. “Arş, öyle bir halîtadır ki şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ü vücûdun sağını, solunu, üstünü ve altını ihata etmiş oluyor.” Sağ, sol, üst ve alt burada coğrafî yönler değil, kuşatmanın tamlığını anlatan bir ifadedir: kuşatılmamış hiçbir cihet kalmamıştır.

Dört isim, dört cihet: Zâhir dışını, Bâtın içini, Evvel başını, Âhir sonunu tutar.

Zeyl-ül Hubâb iki tesbit cümlesiyle açılır: “şu âlem-i kebîr onun îcâdıdır” ve “insan denilen şu küçük âlem de onun ibdâıdır.” Bundan sonra gelen dokuz cümlenin hepsi aynı kalıptadır: “Biri … diğeri …dır.” Bu kalıptaki “biri”, evvelki cümlenin ilk unsuruna, yani âlem-i kebîre; “diğeri” ise ikinci unsura, yani insana râcidir.

“Biri mescidi, diğeri abdidir” cümlesinde mescid ancak kâinat, abd ancak insan olabilir. Aynı şekilde “Biri mülkü, diğeri memlûküdür” cümlesinde memlûk, yani sahip olunan ve emir altında bulunan, insana bakar. Bu iki sarih karîne, diğer sekiz çiftin de aynı sırayla........

© Risale Haber