Harfler, Zerreler ve O Büyük Vazife
Şu an bilgisayarımın başındayım ve ne yazacağımı düşünüyorum. Parmaklarımın ucunda harfler duruyor; ‘A’, ‘Y’, ‘İ’, ‘N’... Kendi başlarına sadece birer işaret, birer sessiz zerre gibiler. Hiçbirinin diğerine bir üstünlüğü yok ve tek başlarına bir anlam da taşımıyorlar. Fakat zihnimde bir mana oluşup parmaklarım onlara dokunduğunda, o cansız harfler bir araya gelip anlamlı bir bütüne, bir hakikate dönüşüyorlar. İşte o an, bu harfler ekranımda yer edinip ve mana buluyorlar.
Aslında bu harfleri anlamlı kılan şey, onlara yüklediğim komut ve her birine verdiğim o özel vazifedir. Eğer ‘İ” harfi yanlış yerde durursa kelime bozulur, ‘A’ harfi vazifesini yapmazsa mana eksik kalır.
Bakışımızı bu ekrandan çekip odamızdaki havaya çevirelim. Radyo makinesinden gelen bir ses, sessizliği bölüyor. Görünüşte basit bir ses dalgası... Ancak Emirdağ Lâhikası’nda yeralan hakikat, bir avuç hava ya dikkatimizi celbediyor;
“Kelimelerin enva'ının kabı ve mahfazası olan yanımdaki bu radyo makineciğindeki bir avuç hava, kat'iyyen gösteriyor ki; şimdi elimizde baktığımız radyo istasyon cedveli namındaki listede yazılı ikiyüze yakın merkezden bir saatten bir seneye kadar uzak ve muhtelif mesafelerden aynı dakikada bir tek kelime-i Kur'aniye, meselâ "Elhamdülillah" kelâmı tam hurufatıyla ve şivesiyle ve söyleyenin mahsus sadâsının tarzıyla, bu makinedeki bir avuç havanın zerreleriyle hiç tegayyür etmeden kulağımıza gelmek için ve muhtelif kelimat-ı Kur'aniyeyi ayrı ayrı sadâ ile, çeşit çeşit şive ile, keza hiç tegayyür etmeden ve bozulmadan bizim kulağımıza getirmek için o bir avuç havanın her bir zerresinde öyle hadsiz bir kuvvet ve ihatalı bir irade ve bütün rûy-i zemindeki merkezlerde o Kur'anı okuyan hâfızların ayrı ayrı şivelerini bilecek ihatalı bir ilim ve onları bütün görecek ve işitecek muhit bir göz ve her şeyi bir anda işitebilir bir kulak olmazsa, elbette bu mu'cize-i kudret vücuda gelmeyecek. Demek bu bir avuçtaki hava zerreleri, yalnız ve yalnız bütün kâinatı ihata eden bir ilim ve iradenin, sem' ve basarın sahibi bir zâtın ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen ve en büyük şey, en küçük şey gibi kudretine kolay gelen bir Kadîr-i Mutlak'ın kudreti ve iradesi ve ilmiyle bu mu'cizat-ı kudrete mazhar oluyorlar.” (Emirdağ Lâhikası 2 68.sh - Risale-i Nur)
Bir tek hava zerresi, aynı saniyede hem bir haberi, hem bir Kur’an tilavetini, hem de binlerce farklı frekansı taşıyor. Üstelik hiçbirini diğerine karıştırmadan! Eğer o zerreyi halk eden, aynı zamanda o seslerin sahiplerini ve ulaştığı kulakları, yani bütün bir kâinatı bilmiyorsa; o küçücük zerre bu kadar ağır bir vazifenin altından nasıl kalkabilir?
Fen bize atomun ağırlığını ve hızını söyler; bu, harfin şeklini tarif etmektir. Ancak o harfin içindeki derin manayı okumak için Sözler mecmuasındaki şu ölçüye muhtacız:
“Evet o Furkan’dır ki; şu kâinatın sahifelerinde ve zamanların yapraklarında kalem-i kudretle yazılan âyât-ı tekviniyeyi cin ve inse ders verir. Hem herbiri birer harf-i manidar olan mevcudata “mana-yı........
