Hardal Tanesindeki Kütüphane
Hıfz ile Muhafaza Arasında
Kendi kütüphaneme giriyorum
Dimağımda, bir hardal tanesi büyüklüğünde kuşatılmış bir bilgiler deposu.
Depo mu?
Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz yanlış ciheti gösterdiğini farkettim.
Depo yığar, kütüphane tertip eder. Depoda bir şey aranır, kütüphanede bir şey bulunur. Depodan çıkan, elin ilk değdiğidir; kütüphaneden çıkan, çağrılandır. Benimki aranarak değil, çağrılarak geliyor. Öyleyse depo değil.
Peki neden ilk gelen kelime "depo" oldu?
Çünkü insan, nefsi itibarıyla düzensizliği ister; isteyen de istediğinin hakikatini göremez. Bir an ben de öyle baktım, nizamı yığın sandım.
Demek yanlış kelime, kütüphanenin değil, ona bakanın hâlini haber veriyormuş.
Bu küçük yanılma, üzerinde duracağımız iki kelimenin arasındaki farkı da açıyor: hıfz ve muhafaza.
İkisi de aynı kökten gelir (ح ف ظ), fakat kalıpları ayrıdır ve kalıp mana yükünü değiştirir.
Hıfz, tutmak, saklamak, elde bulundurmak. Muhafaza ise tekrarlanan, emek isteyen, bir şeye karşı sürdürülen koruma.
Aralarında fark üç cihetten bakılabilir. Zaman cihetinden: hıfz mutlaktır, bir süre kaydı istemez; muhafaza ise devamlılıkla kaimdir. Emek cihetinden: hıfzda zahmet zorunlu değildir; muhafaza emek ve zahmet ister. Yön cihetinden: hıfz özü içeride tutar, muhafaza dıştan kuşatarak korur.
Kur'an daki kullanım da bunu doğrular. Zikrin korunması Cenab-ı Hakk'ın kendi taahhüdü olarak
إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ"
"Şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik; onun koruyucusu da mutlaka biziz."
Bildirilirken hıfz kökü gelir (Hicr sûresi, 9)
Bakara Suresi 238. ayet-i kerime, namazların muhafazasına ait fermandır:
"حَافِظُوا عَلَى الصَّلَوَاتِ وَالصَّلَاةِ الْوُسْطَىٰ وَقُومُوا لِلَّهِ قَانِتِينَ"
"Namazlara ve orta namaza devam edin; Allah’ın huzurunda saygı ve itaatle durun."
Namazların korunması mü'minlere emredilirken muhafaza kalıbı gelir.
Bu ayetlerden Birinde koruma zâtîdir; ötekinde sürdürülen bir vazifedir.
“Mesela, hadsiz masnuattan yalnız cüz'î bir misal olarak insan başı içinde bir hardal küçüklüğünde bir yerde yerleştirilen kuvve-i hâfızaya bakıyoruz. Görüyoruz ki öyle bir câmi' kitap belki kütüphane hükmündedir ki bütün sergüzeşt-i hayatı, içinde karıştırılmaksızın yazılıyor.
Acaba şu mu'cize-i kudrete hangi sebep gösterilebilir? Telâfif-i dimağiye mi? Basit, şuursuz hüceyrat zerreleri mi? Tesadüf rüzgârları mı? Halbuki o mu'cize-i sanat, öyle bir zatın sanatı olabilir ki beşerin haşirde neşredilecek büyük defter-i a'malinden muhasebe vaktinde hatıra getirilecek ve işlediği her fiilleri yazıldığını bildir.” (Risale-i Nur – Sözler)
Sözler'de, bir misal olarak insan başındaki hafıza kuvvesine dikkat çekilir. Orada, hardal küçüklüğündeki bir yerde bulunan bu kuvvenin bir kitap, bir kütüphane hükmünde olduğu ifade edilmiştir. Mehaz bu cihetle teşbihi kurar, sonra tashih eder: kitap değil, kütüphane.
İşte depo ile kütüphaneyi ayıran şey, hayatın bütün serüvenin oraya karıştırılmaksızın yazılması.
Yığında her şey vardır Lakın karışıklıktan da dolayı bulmak güçleşir. Bulunabilirliği oluşturan, tertiptir.
Yazılıyor kelimeside dikkat çekici… Yazan ben değilim. İçimdeki nizamı ben kurmadım. Düzensizliği isteyen bir nefis, kendi kurmadığı bir düzeni taşıyor ve kendi hâline göre okuduğu için ona yığın diyor.
Böyle bir sanata hangi sebep gösterilebilir? Bu sual üç namzedi sırayla eler: dimağın maddî kıvrımları, şuursuz hücre zerreleri, tesadüf. Her biri ayrı bir cihetten düşer:
Madde düşer, çünkü hacimsiz bir manayı kesif olan tutamaz.
Şuursuz zerreler düşer, çünkü karıştırmadan yazmak şuur ister.
Tesadüf düşer, çünkü tertip onun zıddıdır.
Bu teşbihte Hardal; bir iki milimlik, yuvarlak, sert bir tanedir.
Ve seçim tesadüfî değil. Hardal tanesi, Kur'an'ın hesap ve mîzan bahsindeki kendi ölçü birimidir. Lokman sûresinde, bir şey hardal tanesi ağırlığınca olsa ve bir kayanın içinde yahut göklerde veya yerde bulunsa Allah'ın onu getireceği bildirilir (31/16). Enbiya sûresinde ise kıyamet günü adalet terazileri kurulduğunda, hardal tanesi ağırlığınca bir şeyin dahi getirileceği söylenir (21/47).
İkisinin de dediği tektir: küçüklük, kayıttan düşme sebebi değildir. Kayanın içinde saklı olmak bile onu gizleyemiyor. Çünkü gizlilik, gizlenene ait bir vasıf değil, bakana göre bir hâldir.
Hiçbir şeyin hesaptan kaçmadığını bildiren âyetin birimi hardal tanesidir; hesapta hatırlatacak senedi taşıyan cihazın büyüklüğü de hardal kadardır.
Hardal tanesi gözle zor seçilen bir hacimdir; hafıza da dimağda hardal kadar bir yer tutuyor. O tanenin içinde koca bitkinin bütün teşkilat programı yazılıdır; bu kuvvenin içinde bütün bir hayatın serüveni. İkisi de dışarıdan bakınca sıradan görünür. Biri cansız bir tohum, öteki birkaç kıvrım. Ve ikisi de vakti gelince açılıp sakladığını dışarı verir.
İşte kemiyet ile keyfiyet arasındaki bu nispetsizlik, nuraniyet bahsinin maddî âlemdeki en anlaşılır numunesidir. Zira maddî cisimlerde kaide şudur: bir şey ne kadar yer kaplarsa o kadar iş görür; hacim büyüdükçe tesir büyür, küçüldükçe küçülür. Nuraniyette ise bu kaide kırılır. Orada mikdar değil mahiyet hükmeder. Bir mumun ışığı, mumun kendisinden yüz kat geniş bir odayı doldurur; ayna küçüktür, fakat içine koca bir güneşi alır.
Hafıza da aynı kanunun insandaki şahididir. Bir tırnak kadar yerde koca bir kütüphane duruyor: yıllar, yüzler, sesler, kokular, sayfalarca metin. Eğer bilgi maddî bir cisim gibi yer tutsaydı, o küçücük mekân bir kitabı bile almazdı. Demek ki oraya konulan şey madde değil, manadır; ölçüsü hacim değil, nuraniyettir.
Buradan da bir kaide çıkıyor: bir hakikati anlatmak için ona keyfiyetçe yakın bir suret seçeriz. Sureti olmayan mana taşınamaz, nakledilemez, hatırlanamaz. Demek temsil, mananın muhafazasıdır: mana hıfzdır, onu asırlarca elden ele geçiren kap ise muhafaza. Kur'an'ın temsilleri bu yüzden yalnızca bir izah usûlü değil, aynı zamanda bir hıfz........
