Milli Eğitim için ilk reçete yine 'öğretmen mahareti ve saygınlığı' (2)
(Dünkü yazının devamı)
(…) Uzmanların gelecek öngörüsü, genel nüfus değişimine bağlı olarak bütün bu sayıların 2026-2027 eğitim-öğretim yılında %3 ile %5 arası artış gösterebileceği yönünde; fakat bazı demografi projeksiyonlarında ise okul çağı nüfusunda önümüzdeki 5 ila 10 yıl içerisinde hissedilir (en az %5 gibi) düşüş yaşanacağına işaret ediyor.
Sayılar çarpıcı ama sayıların çok daha ötesi var elbette.
Öğretmenler, öğretmen saygınlığının başladığı o ince sınır çizgisinin farkında olabilmeli:
Mesleki ve etik ilkelere bağlılık, öğrenim süreçlerini yönetme hüneri, kriz yönetme becerisi, takım oyununa yatkınlık, kurumdaşlık kültürü, sadakat, sırdaşlık…
Tüm bunlar, bir öğretmene çalıştığı kurumda ve sosyal yaşantısında saygınlık kazandırabilecek nitelikler.
Keza; yasalara saygılı iyi bir yurttaş olmak, insanlarla olumlu iletişimler kurabilmek, bilimden ve özgürlükten yana olmak da öyle.
Fakat bugün bu genel kriterlerden çok daha spesifik bir kriterin peşine düşeceksek eğer, değişen sosyal koşullar ve genişleyen risk yelpazesi ışığında daha yeni bir şeyden söz etmek mümkün:
Öğretmen için saygınlığın başladığı sınır, bugün biraz da ‘sorunu veya gereksinimi eğitim paydaşlarının tümünden önce keşfetmek, paydaşlar içerisinde bilgilendirmeyi (enformasyonu) ilk gerçekleştiren ve devamında yöneten olmak, başka bir deyişle de keşfe, çözüme ve ilerlemeye öncü olmak’ biçiminde tanımlanabilir.
Proaktif ve etkin olmak…
Sorunu ya da olumlu-olumsuz potansiyelleri, velinin ‘kendi kısıtlı........
