Nüfuz Alanları Yanılsaması
Nüfuz Alanları Yanılsaması
Nüfuz Alanları Yanılsaması
Her güç kendi nüfuz alanını pekiştirmeye çalışırken diğerlerinin benzer emellerini de görmezden geliyor. Altta yatan mantık basit ve alışveriş hesabına dayalı: Ukrayna sizin, Grönland benim, Tayvan onların. Bu rejimleri birbirine bağlayan şey ideoloji değil, savaş sonrası liberal düzenin ham gücün kullanımı önüne koyduğu kısıtlamaları ortaklaşa reddetmek. Güç, tek uluslararası yasa hâline geliyor.
Üçüncü Körfez Savaşı ve ABD’nin Küba’ya müdahale ihtimali, Nobel Barış Ödülü’ne en uzak isimlerden birini, adeta Nobel Savaş Ödülü’nün ideal adayına çevirmek üzere. Sekiz savaşı bitirdiğiyle övünen ABD Başkanı Donald Trump, ikinci döneminde dokuz askeri operasyonun içinde bulundu. Bunların en önemlisi, hâlihazırda İran’da süren operasyon.
Tüm bunlar yalnızca uluslararası konjonktürün olağanüstü oynaklığını değil, aynı zamanda Amerikan başkanının öngörülemezliğini de doğruluyor. Bu ortamda uluslararası sistemi rasyonel bir çerçevede çözümlemek güçleşiyor. Yine de bir fikir, savaş sonrası ve Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzenin son yıllardaki çöküşünü tanımlayan birbirinden kopuk olayları birbirine bağlıyor: Nasıl bir yeni düzen kurulursa kurulsun, bu düzen nüfuz alanları etrafında şekillenecek.
İkinci Dünya Savaşı öncesi uluslararası ilişkilerin egemen örgütlenme ilkesi, son yıllarda gerçekten de küresel politikanın gündemine geri döndü. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Çin’in Asya üzerinde hâkimiyet kurma çabaları ve ABD’nin Latin Amerika’daki müdahaleleri ile Grönland’a yönelik emelleri, büyük güçlerin bölgesel üstünlük için yeniden rekabete girdiğine işaret ediyor. Ne var ki nüfuz alanları modeli, Çin, Rus ve Amerikan politikalarını biçimlendiren jeopolitik hırsları aydınlatsa da istikrarlı bir küresel düzen üretmenin ne geçerli ne de arzu edilir bir yolu.
Nüfuz Alanları ve Bloklar
Nüfuz alanı, kökleri kadim tarihe uzanan bir uluslararası ilişkiler modelidir. Yunan ekümen anlayışı ve Roma sınır hattı (limes), imparatorluk otoritesinin sınırlarını çizmeye yönelik ilk girişimleri temsil etti. On beşinci yüzyılda Tordesillas Antlaşması bu fikri bir adım öteye taşıdı: Batı tarafından keşfedilen dünyanın yeni topraklarını İspanya ile Portekiz arasında paylaştırdı; üstelik bunu Papa’nın onayıyla yaptı. Avrupalı güçler kavramı daha sonra Otto von Bismarck’ın ev sahipliğinde 1884-85’te düzenlenen Berlin Konferansı’nda resmileştirdi. Afrika’yı kendi aralarında paylaşırken Almanca Interessensphäre terimini kullandılar.
Özünde nüfuz alanı, belirlenmiş bir coğrafya içinde bağımlı aktörler üzerinde vasallık, himaye düzenlemeleri ya da doğrudan tahakküm aracılığıyla değişen derecelerde otorite kullanan hegemonik bir gücün varlığını gerektirir. Nazi yanlısı Alman hukuk filozofu Carl Schmitt, 1930’ların sonunda bu fikre keskin bir siyasi boyut kazandırdı. Kavramı betimleyici bir kavram olmaktan çıkarıp stratejik bir doktrine dönüştürdü.
Bu vizyon Soğuk Savaş döneminde en yalın ifadesini buldu: Coğrafi sınırlar ve siyasi hizalamalar katı bloklara dönüştü. Kore Savaşı çarpıcı bir örnek sunuyor. ABD, Güney Kore’yi resmi savunma çevresi içine dahil etmemişti; Sovyet diktatörü Stalin bu yüzden Kuzey Kore’nin Güney’i işgal etme riskini göze alabileceğine inandı.
Sonunda Kuzey Kore adına müdahale edecek olan Çinli lider Mao Zedong, başlangıçta kararsızdı. Güney Kore’nin işgalinin ABD’yi Tayvan’a yönelik güvenlik taahhütlerini genişletmeye ve adanın Çin’den ayrılığını kalıcı kılmaya zorlayabileceğinden korkuyordu. Mao’nun kaygıları haklı çıktı. Kuzey Kore saldırısını başlatır başlatmaz ABD Başkanı Harry Truman, Yedinci Filosu’nu Formoza Boğazı’na sevk etti. Böylece Kore’ye de Tayvan’a da karışmama yönündeki politikasını tersine çevirmiş oldu. Kuzey Kore 1950’deki işgalini gerçekleştirmemiş olsaydı, Tayvan’ın bugünkü statüsü çok farklı görünüyor olabilirdi.
Eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger, 2011 tarihli Çin Üzerine adlı kitabında Tayvan ile Güney Kore arasındaki bağlantıya dikkat çekti. ABD, Güney Kore’yi savunma taahhüdünü kamuoyu önünde üstlendikten sonra, Kissinger’a göre “Tayvan’ın düşmesine izin veremezdi; aksi hâlde tüm Asya güvenlik mimarisini yerle bir etmiş olurdu.” Kissinger’ın deyişiyle bu dinamik, “çevresel taahhütlerin birbirleriyle bağlantılanma yoluyla merkezi bir nitelik kazandığı” hegemonyanın paradoksunu yansıtıyor.
Ders açık: Nüfuz alanları uluslararası politikayı istikrara kavuşturmak bir yana, çoğunlukla yeni istikrarsızlık kaynakları yarattı. Çevre topraklarını büyük güçlerin güvenilirlik ve güvenlik çıkarlarıyla iç içe geçirerek yerel krizlerin büyük uluslararası çatışmalara dönüşme riskini artırdı.
Egemenliğin Yeni Siyaseti
Nüfuz alanları modelinin yeniden sahneye çıkması, hegemonik bir geçiş dönemini yansıtıyor. Küresel düzene tek başına hâkim olma isteği ya da kapasitesi taşıyan tek bir güç kalmayınca büyük güçler, rakipleriyle güçten konuşabilmek için kendi bölgelerini güvence altına almaya giderek daha çok mecbur kaldı.
Bu yaklaşımı en açık biçimde benimseyen siyasi lider Trump oldu. İnatçı bir milliyetçi olan Trump, Grönland’dan Ateş Toprakları’na uzanan Batı Yarıküre üzerindeki Amerikan üstünlüğünü pekiştirmeye girişti. Ancak İran’a karşı savaşı başlatma kararı açıkça ortaya koydu ki Trump’ın hırsları Amerika’nın çok ötesine geçiyor.
Avrupa’nın Trump’ın hedef tahtasına oturması şaşırtıcı değil. Avrupalı ülkeler Amerika’nın teknolojik üstünlüğüne meydan okurken MAGA hareketinin en çok nefret ettiği liberal değerlerin savunuculuğunu yapıyordu. Trump’ın gözünde bu durum Avrupa’yı bir rakip değil, üstelik eşit bir ortak da değil, bir hedef hâline getirdi. Ama Trump, seleflerinin aksine İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerikan liderliğini tanımlayan sağlam güvenlik güvencelerini vermeksizin hegemonya arayışına girdi. Üstelik yönetiminin Avrupa’nın liberal karşıtı güçlerine açıkça destek vermesi, ABD’nin müttefik olarak güvenilirliğini de gölgeledi.
Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Şubat ayındaki Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşması bu değişimi gözler önüne serdi. Rubio, müttefiklere ABD ile Avrupa’nın “birbirine ait” olduğunu güvence verirken Soğuk Savaş sonrasının liberal uluslararasıcılık vizyonunu “tehlikeli bir yanılsama” olarak reddetti. Tarihin sona erdiğine, liberal demokrasinin kaçınılmaz biçimde yayılacağına, ticaret ve küresel kuralların ulusal çıkarlar ile sınırların yerini alabileceğine duyulan inancın beş bin yıllık kayıtlı insanlık tarihinin hem insan doğasını hem de derslerini görmezden gelen “ahmakça bir fikir” olduğunu söyledi.
Buna karşın Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, Rubio’nun açıklamalarından “büyük ölçüde güvence” aldığını belirtti. Bu ifade, bazı Avrupalı politika yapıcıların süregelen Amerikan bağlılığına dair her türlü işareti hâlâ ne denli hevesle kavradığını ortaya koydu. Rubio’nun konuşması, Vance’in geçen yılki Münih söyleminden daha az kavgacı bir tonda kalsa da MAGA ortodoksisine bağlı kaldı ve Avrupa projesinin temelini oluşturan liberal değerleri hedef aldı.
Rubio’nun seyahat programı da aynı derecede anlamlıydı. Bir düzine Avrupalı liderle planlanan Ukrayna üzerine üst düzey toplantıya katılmak yerine programı aniden iptal etti. Macaristan’a geçerek parlamenter seçimler arifesinde Başbakan Viktor Orbán’a destek verdi.
Çin meselesine gelince: Trump’ın gümrük vergilerine karşı direniş sergileme isteği, Halk Cumhuriyeti’nin kendini giderek ABD ile neredeyse eşit konumda gördüğünü yansıttı. Her iki tarafın da birbirine önemli kaldıraçları bulunduğundan stratejik bir uzlaşma ihtimali her iki ülkede de zemin kazanmaya başladı. Bunun üzerine Trump, Biden’ın izlediği teknolojik çevreleme stratejisinden uzaklaşıp daha uzlaşmacı bir yaklaşıma yöneldi.
Amerikalı teknoloji yöneticileri bu değişimi hızlandırdı. Biden’ın tutumunun yalnızca Çin’in ABD’yi yakalama ve sonunda geçme kararlılığını güçlendireceği konusunda Trump’ı uyardılar. Nvidia CEO’su Jensen Huang, ihracat kontrollerini gevşetme yönünde baskı uygulayan en etkili isim oldu. Ortaya koyduğu argüman basit ama güçlüydü: Bu kısıtlamalar Çin’i frenlemek bir yana, yerli alternatifler geliştirme çabalarını hızlandırıyor.
Rusya farklı bir sorun oluşturdu. Ekonomisi ABD’den çok daha zayıf olmasına karşın önemli bir nükleer güç olma özelliğini korudu; bu gerçek, ABD’nin Ukrayna’daki savaşa yaklaşımını derinden biçimlendirdi. Ukrayna kuvvetleri 2023’te Herson bölgesinde karşı saldırılar başlattığında Rus Başkanı Vladimir Putin, nükleer tırmanma ihtimalini defalarca gündeme taşıdı. Biden yönetimi bu uyarıları ciddiye aldı ve Ukrayna’ya bazı taarruz silahlarının teslimatını yavaşlattı. Ukrayna’ya Rusya içlerine vuracak uzun menzilli silahlar verilmesi hâlinde Putin’in bu saldırıları doğrudan NATO’nun Rus topraklarına saldırısı olarak değerlendireceği kaygısı bu tutumun altında yatıyordu.
Oysa Putin’in nükleer kılıç sallaması inandırıcılıktan yoksun kalıyordu; zira Çin nükleer tırmalmaya karşı sert bir tutum sergiliyordu. 2022 ile 2024 arasında Avrupa Birliği’nin dönemin Yüksek Temsilcisi Josep Borrell ile birlikte katıldığım Çinli yetkililerle yapılan çok sayıda görüşmede Çin’in ilk kullanmama ilkesine derin bağlılığını koruduğu açıkça ortaya çıktı. Bob Woodward’ın 2024 tarihli Savaş adlı kitabında da belirttiği gibi, Xi Jinping’in müdahaleleri Putin’i nükleer seçenekten caydırmada “belirleyici bir etken” oldu.
Doğrudan çatışmadan kaçınmak isteyen ABD, Çin ve Rusya, yeniden nüfuz alanlarına yöneldi. Tırmanan gerilimler karşısında bu kavram, büyük güçler arasındaki tam ölçekli bir çatışma riskini azaltırken jeopolitik rekabeti yönetmenin bir yolunu sunuyor gibiydi.
Nüfuz alanları düşüncesinin geri dönüşü derin bir siyasi kırılmayı da yansıtıyor. 1945’ten bu yana ilk kez üç büyük güç —ABD, Çin ve Rusya— otoriter ve Schmittci bir egemenlik ve güç anlayışında buluştu.
Schmitt için egemenlik evrensel kurallara dayanmıyordu. Ünlü deyişiyle dünya bir “universum” değil, bir “pluriversum”du. Trump’ın adını Schmitt’ten büyük olasılıkla hiç duymamış olmasına karşın dış politikası birçok Schmittci ilkeyi somutlaştırdı: Liberal değerlere kuşkuyla bakmak, çok taraflı kurallar yerine ikili güç ilişkilerini tercih etmek, dost ile düşman arasında net bir ayrım çizmek ve mahkemelerin ve parlamentoların uzun soluklu müzakereleri yerine kararlı eylemi öne çıkarmak.
Bu anlamda Trump, Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana liberal uluslararasıcılığa yönelik en ısrarcı Schmittci meydan okumayı gerçekleştirdi. Konuşmalarında, açıklamalarında ve sosyal medya paylaşımlarında çok taraflılıktan ya da uluslararası hukuktan neredeyse hiç söz etmedi; söz ettiğinde de çoğunlukla bu kavramlarla alay etmek ya da onları reddetmek için yaptı. Söylemi bunun yerine, “Egemen, istisna hâline karar verendir.” yönündeki Schmittci argümanın izinden gitti. Başka bir deyişle, kuralları egemen koyar. Bir devletin egemenliğini ihlal etme suçlamaları pek bir ağırlık taşımıyor; çünkü egemenlik, uluslararası hukuka bakılmaksızın onu fiilen kullanma gücüne sahip olana ait.
Trump’ın toprak hırsları bu felsefeyi yansıttı. Grönland’ın ABD denetimine geçmesi gerektiğini söylerken eski Başkan George W. Bush’un Irak işgali öncesinde yaptığı gibi genişlemeciliği demokrasi ve özgürlük gibi evrensel değerlere büründürmeye çalışmadı. Trump sadece ABD’nin Grönland’a ulusal güvenlik gerekçesiyle “ihtiyaç duyduğunu” söyledi.
Putin ise Ukrayna’nın işgalini haklı çıkarmak ve egemenlik hakkını yok saymak için tarihsel ve kültürel argümanlara ağırlıklı olarak başvurdu. Çin de devlet egemenliği ilkesini doğrudan reddetmeksizin Güney Çin Denizi gibi bölgelerdeki taleplerini desteklemek amacıyla benzer tarihsel anlatılara başvurdu.
Giderek Vestfalya-sonrası bir karakter kazanan toprak emellerine karşın bu güçler kendi egemenliklerini koruma konusunda son derece kararlı kaldı. Trump, sınır güvenliğini siyasi gündeminin merkezine yerleştirdi. Putin, Rus egemenliğine yönelik her türlü meydan okumayı otoriter iktidarına doğrudan bir tehdit olarak değerlendirdi. Çin de benzer bir çizgide hareket etti: Kendi toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesini talep ederken genişlemeci bir gündem izledi.
Tüm bunlar ortaya çıkan bir stratejik yakınsamaya işaret ediyor: Her güç kendi nüfuz alanını pekiştirmeye çalışırken diğerlerinin benzer emellerini de görmezden geliyor. Altta yatan mantık basit ve alışveriş hesabına dayalı: Ukrayna sizin, Grönland benim, Tayvan onların. Bu rejimleri birbirine bağlayan şey ideoloji değil, savaş sonrası liberal düzenin ham gücün kullanımı önüne koyduğu kısıtlamaları ortaklaşa reddetmek. Güç, tek uluslararası yasa hâline geliyor.
Büyük Güç Tahakkümünün Sınırları
Nüfuz alanı düzenlemeleri çoğunlukla istikrarın güvencesi olarak sunulsa da yerel aktörler tahakküme direniş gösterip kendi çıkarlarını kovaladıkça teslimiyetten çok çatışma üretiyor. Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı bunun en somut örneği: Tahminen 325.000 Rus askerin hayatını kaybettiği —Vietnam Savaşı’ndaki Amerikan kayıplarının beş katından fazlası— dört yıllık zorlu bir savaşın ardından Rusya, ülkeyi fethederek boyun eğdirmeyi başaramadı.
Latin Amerika bile, bir zamanlar geniş çevrelerce ABD’nin arka bahçesi sayılırdı; artık bu tanımlama geçerliliğini yitirdi. Son otuz yılda bölge ülkeleri, özellikle Çin’le ekonomik ve diplomatik ilişkilerini çarpıcı biçimde çeşitlendirdi. 2003’te ABD, Latin Amerika’nın dış ticaretinin yaklaşık yüzde altmışını oluşturuyordu; bugün bu oran yüzde yirmi beşe yaklaştı. Çin artık Brezilya, Şili, Peru ve Uruguay’ın en büyük ticaret ortağı; enerji dönüşümü açısından kritik öneme sahip olanlar dahil bölgenin ham maddelerine erişimde ABD ile giderek yoğunlaşan bir rekabete girdi.
Münhasır nüfuz alanlarının oluşmasının önünde duran ikinci ve çok daha temel bir engel, günümüzün büyük güçlerinin kendi hırslarından kaynaklanıyor. Artık büyük güç olmak, yalnızca kendi bölgesine hâkim olmak değil; aynı zamanda rakip güçlerin kendi bölgelerine hâkim olmasını da engelleyebilmek anlamına geliyor.
Küresel ekonomik çıktının yüzde kırkından fazlasını oluşturan Asya’yı ele alalım; bu miktarın neredeyse yarısı tek başına Çin tarafından üretiliyor. Amerika’nın, Amerika kıtasının kendi nüfuzu altında kalırken Asya’nın Çin egemenliğinde kalmasını kabul ettiği bir dünyayı benimsemekte hiçbir stratejik çıkarı yok. Böyle bir düzenleme, küresel liderliği Çin’e teslim etmek anlamına gelirdi. Bazı yorumların ima ettiğinin aksine, Trump yönetiminin ne Ulusal Güvenlik Stratejisi ne de Ulusal Savunma Stratejisi ABD’nin böyle bir sonuca izin vermeyi planladığına dair herhangi bir işaret içeriyor.
Kuşkusuz yönetimin Çin politikası, selefininkinden daha az çatışmacı bir çizgide seyretti. Ancak Tayvan gibi kilit meselelerde ABD politikası büyük ölçüde değişmeden kaldı. Japonya, Güney Kore ve Avustralya ile kurulan güvenlik ortaklıkları da Trump’ın ittifaklara beslediği bilinen şüpheye karşın bütünlüğünü korudu. Uluslararası politikada kurumsal atalet çoğunlukla söylemden daha güçlü çıkıyor.
Asya’da düzenli bir nüfuz bölüşümü yerine daha olası sonuç, rekabet ile uzlaşmanın karmaşık bir bileşimi olacak. Trump’ın, ABD ile Rusya arasındaki süresi dolan New START’ın yerine Çin’i de kapsayan bir silah kontrol anlaşması önermesi, küresel politikayı önümüzdeki yıllarda biçimlendirmeye devam edecek olan Çin-Amerikan rekabetinin merkeziliğini bir kez daha vurguluyor.
Nüfuz alanları modelini zayıflatan bir başka etken, herhangi bir büyük güçle hizalanmayı reddeden bölgesel aktörlerin artan ağırlığı. Stratejik özerkliğini uzun süredir koruma çabası içindeki Hindistan bu açıdan başat örnek. On yıllarca Hindistan, sınırlı ekonomik ve askeri kapasitesiyle kısıtlıydı; ama artık öyle değil. Dünyanın en kalabalık ülkesi, beşinci büyük ekonomisi ve önemli bir askeri ve sınai güç hâline geldi.
Hindistan, Pakistan ve Çin’e karşı denge için önceden Sovyetler Birliği’ne yaslanmış; 2000’lerin başında ABD’ye yakınlaşmaya başlamıştı. Trump geçen yıl Beyaz Saray’a döndüğünde Başbakan Narendra Modi transaksiyonel yaklaşımını ilk başta olumlu karşıladı. Ama bu yaklaşımın Hindistan’ın çıkarlarıyla her zaman örtüşmediğini kısa sürede fark etti. Modi hükümeti, Trump’ın Çin’in yükselişine karşı daha ağırlıklı olarak Hindistan’a yaslanacağını ve Rusya ile ilişkilerini kesmesi yönündeki talepleri yumuşatacağını umuyordu. Bunun yerine Hindistan, yüksek gümrük tarifeleriyle ve beklenmedik bir ABD-Pakistan yakınlaşmasıyla karşı karşıya kaldı; bu yakınlaşma jeopolitik hesaplardan çok Trump’ın ticari çıkarlarıyla açıklanıyordu.
Hazırlıksız yakalanan Hindistan temkinli bir tutum benimsedi. Trump yönetimiyle gerilimi tırmandırmaktan kaçınırken Avrupa, Körfez ülkeleri, Japonya, İsrail ve kritik bir askeri ortak olmayı sürdüren Rusya ile ilişkilerini derinleştirmeye yöneldi. Hindistan böylece geleneksel stratejisine geri döndü: Hiçbir nüfuz alanına sürüklenmeksizin tüm büyük güçlerle ilişkisini sürdürmek.
Üçüncü Körfez Savaşı da devletlerin hayatta kalmak için tüm seçeneklerini açık tuttuğu bu yoğun biçimde çekişmeli bölgede nüfuz alanları kavramının ne denli işlevsiz kaldığını gözler önüne serdi. Körfez İşbirliği Konseyi’nin altı üye devleti tarihsel olarak ABD’ye yakın durdu. Ancak ABD’nin güvenlik güvencesinin etkinliğine duydukları inancı giderek yitirmiş görünüyorlar. İran’a yönelik askeri müdahaleye karşı lobi faaliyetleri yürütmelerinin ardından daha iyisi olmadığı için Trump’ın arkasına dizildiler. İran onların altyapısını hedef aldıkça ABD’ye bağımlılıkları da arttı. Ama KİK ülkeleri şunu biliyor: Trump görevden ayrıldığında ne ABD’ye ne de İran’a güvenemeden yeni bir güvenlik ikileminin içinde kalacaklar. Hayal kırıklıklarını açıkça dile getiriyor; İran’ın ve İsrail’in bölgesel hegemonya projeleri arasında sıkışıp kalmaktan korkuyorlar.
Avrupa’nın Yeri Neresi?
Nüfuz alanlarına dayalı bir düzenden en çok zarar görecek bölge Avrupa ve ABD güvenlik güvencelerinin güvenilirliğine en çok bağımlı olan bölge de yine Avrupa. Trump yönetimi müttefiklerini güvence vermeyi sürdürse de Avrupalıların savunmalarında daha fazla sorumluluk üstlendiği bir “NATO 3.0″ı teşvik ediyor.
Kısacası ABD, transatlantik ittifak üzerindeki siyasi denetimden vazgeçmeksizin daha az harcamak istiyor. Trump yönetiminin politikadan sorumlu “savaş” (savunma) bakan yardımcısı Elbridge Colby, Münih’te bunu Avrupalı müttefikler arasında nükleer silah yayılmasına güçlü biçimde karşı çıkarak açık etti. Mesaj tartışmaya kapalıydı: Avrupa kendi savunması için daha fazlasını yapmalı; ama koşulları belirleyecek olan sonuçta ABD olacak.
Bu belirsizlik Avrupa’daki derin ayrışmaları besliyor. Bazı liderler artık Amerikan güvenlik güvencelerinden psikolojik bir kopuşa çağrıda bulunuyor; ABD’nin kıtanın stratejik kalkanı işlevi görmeyebileceğinin Gaulcü bir kabulü bu. Fransa nükleer cephaneliğini genişletmeyi planlıyor; ama pek çok Avrupalı ülke bu adıma yanaşmak yerine Trump’la bir uzlaşı aramayı ya da Trump öncesi statükoya dönüşü bekleyip umut etmeyi tercih ediyor. Üçüncü Körfez Savaşı, Avrupa’nın yapısal stratejik zaafını teyit etti: Ukrayna ve Körfez olmak üzere iki büyük çatışmada da devre dışı bırakılmış durumda.
Özellikle Fransa ile Almanya arasında Gelecek Muharebe Hava Sistemi gibi büyük savunma projeleri üzerine yaşanan iç anlaşmazlıklar, Avrupa güvenlik iş birliğini daha da sekteye uğrattı. Üstelik Fransız politika yapıcılar, hızlı bir askeri güçlenmenin Almanya’nın daha derin savunma entegrasyonuna iştahını söndürebileceğinden kaygı duyuyor. Macron, Münih’teki konuşmasında bu kaygılara ortaklık etti. AB üyesi devletleri birbiriyle rekabet eden ulusal stratejiler yerine ortak projelere odaklanmaya davet etti.
Çin’in ekonomik gücü, Rus saldırganlığı tehdidi ve Trump’ın öngörülemezliğiyle yüzleşen Avrupa bir kavşakta. Bağımsız bir stratejik aktörden giderek daha az, büyük güçler için kolay bir av olmaya giderek daha çok benziyor.
Avrupa’nın çıkmazı daha derin bir gerçeği gözler önüne seriyor. Nüfuz alanları kavramı, büyük güç davranışını biçimlendiren Schmittci mantığı anlamak için işe yarayan bir mercek sunuyor; ama uluslararası politika için istikrarlı bir çerçeve sağlayamıyor. Yeni bir küresel düzen belki de şekilleniyor; ancak bu düzenin nihai biçimi henüz çok uzakta. Kesin olan şu: Bu düzen, on dokuzuncu yüzyılın dünyasına hiç benzemeyecek.
Bu yazı Project-Syndicate sitesinde yayınlanmış olup, Perspektif için çevrilmiştir. Yazının orijinal linki için burayı tıklayınız.
İkinci Kez Arşidük Ferdinand Düşerken
Mücteba Hamaney Nasıl Rehber Oldu?
Ortadoğu’nun Kaderi: Dış Müdahaleler ve İsrail Merkezli Güvenlik
İran’ın Yalnızlığı: İçeriden İki Yaklaşım
İkinci Kez Arşidük Ferdinand Düşerken
Nüfuz Alanları Yanılsaması
Silahın Ötesi: TBMM Raporunun Eksik Bıraktıkları
Patreon aracılığıyla Perspektif'e destek verebilirsiniz.
Perspektif'e destek ver
© 2026 – Sitede yer alan fikirler yazara aittir ve Perspektif’in editoryal tercihlerini yansıtmayabilir. Kaynak gösterilmesi ve link verilmesi kaydıyla kısmen alıntı yapılabilir.
