menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gazze Sonrası Dünya İle Tesellisiz Yüzleşme

8 1
27.01.2026
KÜLTÜR

Mishra’nın çizdiği gelecek projeksiyonunda, Batı’nın çöküşü otomatik olarak daha adil bir dünyanın doğumunu müjdelemez. Aksine, bizi bekleyen dünya; iklim krizinin tetiklediği göç dalgalarına karşı örülen dikenli tellerin, Donald Trump gibi “hayatta kalma” psikozunu yöneten demagogların ve “güçlü olanın haklı olduğu” bir Sosyal Darwinizmin dünyasıdır. Bu yeni çağda, Gazze bir istisna değil, geleceğin distopik bir fragmanıdır. Batı’nın kör ve topal “ahlaki otoritesinin” çöküşü, geride daha büyük bir “boşluk” bırakmıştır ve bu boşluk, şu an için adaletle değil, safi güç ve cezasızlık ile dolmaktadır.

MUSTAFA YENEROĞLU 27 Ocak 2026

Bu yazıyı, Pankaj Mishra’nın sarsıcı eseri The World After Gaza’nın (Gazze Sonrası Dünya) neden bu kadar önemli olduğunu, Türkçeye henüz çevrilmemiş olsa da ana fikri ve iddiası üzerinden daha fazla insana ulaşabilmesi umuduyla kaleme alıyorum. Stefan Zweig, Dünün Dünyası’nı kaybedilmiş bir medeniyetin ardından yazmıştı. Pankaj Mishra ise bu eserinde, sonrasını daha karanlık tahayyül ettiğimiz için henüz kaybettiğimizi kabullenmek istemediğimiz, 1945’te büyük vaatlerle kurulmuş dünyanın otopsisini yapıyor.

Yirminci yüzyılın ortasında, Avrupa’nın kendi rasyonel aklıyla ve endüstriyel kapasitesiyle yarattığı cehennemden, Auschwitz’in dumanları arasından sağ kurtulan İtalyan kimyager ve yazar Primo Levi, insanlığın kolektif hafızasına asla silinmeyecek bir kavram emanet etti: “İyileşmez suç”. Levi’ye göre bu suç, gaz odaları kapandığında veya tel örgüler yıkıldığında sona eren bir eylem değildi. Aksine, bir virüs gibi hayatta kalanların ruhuna, tanıkların vicdanına ve hatta gelecek nesillerin ahlaki bütünlüğüne sirayet eden, “insan olmanın ne anlama geldiğine” dair inancı temelden sarsan varoluşsal bir kırılmaydı. Levi, “Birimiz bile güvende değilsek, hiçbirimiz insan kalamayız” uyarısında bulunurken, kötülüğün bulaşıcı doğasına işaret ediyordu.

Bugün, Pankaj Mishra’nın sarsıcı ve bir o kadar da karanlık eseri The World After Gaza’da işaret ettiği gibi, Gazze’nin enkazı altında kalan sadece on binlerce Filistinlinin parçalanmış bedenleri değildir. Aynı zamanda 1945 sonrasında Batı medeniyetinin “Bir Daha Asla” şiarıyla inşa ettiği o görkemli ahlaki, hukuki ve siyasi mimari de o enkazın altında kaldı. Mishra’nın tezi radikal ve rahatsız edicidir. Ona göre Gazze’de yaşananlar, Batı demokrasilerinin bir “anlık gafleti” veya “stratejik hatası” değildir; bilakis, modern Batı tarihinin, onun sömürgeci bilinçdışının ve “evrensel” olduğu iddia edilen değerler sisteminin kaçınılmaz bir sonucudur.

Bu çöküşü anlamak için, Eyal Weizman’ın Arendt’ten Gazze’ye Ehvenişer Siyaseti çalışmasındaki titiz analize başvurmak elzemdir. Weizman’a göre, Batı liberalizmi, 21. yüzyılda kötülüğü (soykırımı, katliamı, açlığı) ortadan kaldırma iddiasından vazgeçmiş; bunun yerine onu “yönetilebilir” bir teknik meseleye indirgemiştir. Batı, “insancıl şiddet” kavramını icat ederek, mutlak kötülük ile “daha az kötü” arasında bir tercih yapmayı “etik” bir duruş olarak pazarlamıştır. Gazze’de tanık olduğumuz şey, bu “ehvenişer” siyasetinin nihai iflasıdır. Çünkü “hesaplanmış”, “orantılı”, “hukukçular tarafından denetlenmiş” ve “uyarılarak” yapılan o yüksek teknolojili katliamlar, günün sonunda, 20. yüzyılın en ilkel barbarlık biçimine, yani bir halkın topyekûn imhasına dönüşmüştür.

Pankaj Mishra, bu tarihsel kırılmayı, Yahudi aydınlanmasının evrenselci ve hümanist köklerinden koparılıp, 19. yüzyıl Avrupa’sının en toksik ürünü olan etnik milliyetçiliğe kurban edilmesi üzerinden okur. Ancak mesele sadece İsrail veya Siyonizm değildir. Gazze’deki dünyanın en eski kiliseleri ve camileriyle birlikte, Batı Hristiyanlığının ve aydınlanma sekülerizminin ahlaki otoritesi de yerle bir olmuştur.

Gazze, modernitenin maskesini düşürmüş, bizi Hannah Arendt’in “karanlık zamanlar” dediği o tekinsiz boşluğa fırlatmıştır. Hakikatin kamusal alandan silindiği, dilin anlamını yitirdiği (sözde “savunma hakkı”nın “çocuk öldürme hakkı”na dönüştüğü) ve gücün, hiçbir ahlaki filtreye takılmadan çıplak şiddet olarak uygulandığı bir zamana.

Entelektüel “Demir Kubbe”: Sansür ve İsimsizleştirilen Ölümler

Gazze’deki fiziksel yıkıma eşlik eden, belki de uzun vadede ondan daha tahrip edici olan bir diğer felaket, Batı kültür, sanat ve akademi dünyasının üzerine çöken sistematik sessizlik, sansür ve inkâr perdesidir.

Mishra’nın bizzat deneyimlediği ve kitabında detaylandırdığı üzere, Batı’nın kültür kurumları, üniversiteleri (Harvard’dan Freie Universität Berlin’e) ve ana akım medyasının büyük bölümü; Gazze’deki soykırımı tarihsel bağlamına oturtmaya çalışan her sesi, “antisemitizm” sopasıyla, “terörü övme” suçlamasıyla veya “durumun karmaşıklığı” bahanesiyle susturma yarışına girmiştir. Mishra, bu durumu “entelektüel despotizm” olarak tanımlar. Çok az istisna dışında Batı entelijansiyası, Rusya’nın Ukrayna’yı işgaline karşı gösterdiği “ahlaki netliği” ve seferberliği; konu Gazze ve İsrail olunca, bir anda “karmaşık nüanslar”, “tarihsel bagajlar” ve “ama”larla dolu bir sis perdesinin arkasına saklamaktadır.

Bu sistematik susturma ve karartma operasyonunun temel amacı, Gazze’deki kurbanları birer “insan” olmaktan çıkarıp, onları birer “istatistiksel veri” yığınına, isimsiz, yüzsüz ve hikayesiz bir kalabalığa dönüştürmektir. Oysa Gazze’de öldürülen her bir “rakam”, yarım kalmış bir roman, yazılmamış bir şiir, tamamlanmamış bir aşk, sabah kahvaltısında yarım bırakılmış bir çay bardağı ve yıkılmış bir dünya, yaşanmış bir kıyamettir. Rakamlar duygusuzdur, oysa her şehidin bir yüzü, bir ismi ve bir hayali vardır. Rakamlar, Batı’nın vicdanını rahatlatmak için icat edilmiştir ve “isimsizleştirmeye”, daha doğrusu “insandışılaştırmaya” hizmet etmektedir.

Bu insandışılaştırma, şiddetin meşrulaştırılmasının da ön koşuludur. Batı medyası ve siyasi söylemi için İsrailliler “öldürülürken” veya “katledilirken” (korkunç bir suçun kurbanı olurken), Filistinliler sadece “ölmektedir” (doğal bir afetin veya kaçınılmaz bir sürecin nesnesi gibi). Batı’nın kurumsal aklı, sosyal medya üzerinden anlık olarak izlediğimiz korku, toz, beton, kan ve parçalanmış bedenlerin inkâr edilemez çıplak gerçekliğini görmeyi ısrarla reddeder. Batı İsrail’i sadece füzelerden koruyan bir sistem değil (Demir Kubbe); aynı zamanda eleştirel düşünceden, tarihsel hakikatten ve ahlaki sorgulamadan koruyan bir “Entelektüel Demir Kubbe” inşa etmiştir.

Gazze’de, yıkımların arasında Sınır Tanımayan Doktorlar bünyesinde çalışan bir çocuk psikoloğunun notlarını okumuştum. Sürekli titreyen, konuşmayı bırakan, ebeveynlerinin kucağından inmeyi reddeden çocukları anlatırken, aslında fiziksel bir yıkımdan ötesini tarif ediyordu. Gazze’deki çocuklar sadece evlerini, okullarını veya ailelerini değil; gelecek tasavvurlarını da yitirmiştir. Bir çocuğun “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna “Büyümeyeceğim ki, öldürüleceğim” cevabını verdiği bir dünyada, Batı’nın güvenli salonlarından yapılan “insan hakları” retoriği insanın kulağında karşılık bulmuyor. Bir teselli sunmuyor. Sadece insanın içini acıtan, hatta utandıran bir boşluk bırakıyor.

Mishra’nın işaret ettiği ve Ilan Pappé ve Noam Chomsky’nin yıllar önce uyardığı gibi, bu sessizlik, inkâr ve insandışılaştırma politikası, İsrail’in eylemlerini uluslararası hukukun bir “istisnası” olmaktan çıkarıp, Batı destekli yeni bir sömürgeci “norm” haline getirmiştir. Bu zihniyetin Gazze’de hakikati duyurmaya çalışan herkesi hedef alması da şaşırtıcı değildir. Çünkü Gazzelilerin hikayeleri duyulduğunda, onlar yok edilebilir birer “tehdit” veya “insansı hayvan” olmaktan çıkıp, yas tutulabilir insanlara dönüşüyor. Ve Batı’nın bugün en çok korktuğu şey, suç ortağı olduğu bu katliamda Filistinlilerin yasını tutmak zorunda kalacağı o ahlaki yüzleşmedir.

Kozmopolit Ruhu Öldürmek: “Zayıf Yahudi”den “Savaşçı Siyonist”e

Pankaj Mishra’nın metninde belki de yarına dair en kritik uyarı, İsrail devletini kuran ideolojinin yalnızca Filistinlilerle değil, çok daha önce ve çok daha derinde, Yahudi modernliğinin kozmopolit ve evrenselci ruhuyla giriştiği hesaplaşmadır. Mishra burada bir ahlaki ve entelektüel kopuşu anlatır; sürgün........

© Perspektif