menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir Etiketle Yetinmek: Ahmed Şara, El Kaide ve Görmek İstemediğimiz Tarih

11 0
31.07.2026

Bir Etiketle Yetinmek: Ahmed Şara, El Kaide ve Görmek İstemediğimiz Tarih

Bir Etiketle Yetinmek: Ahmed Şara, El Kaide ve Görmek İstemediğimiz Tarih

Ahmed el-Şara’nın El Kaide geçmişi üzerinden yürüyen tartışmalar, Ortadoğu’yu anlamaktan çok ezberleri yeniden üretiyor.

Suriye’de devrimci cephenin en güçlü ismi olduğundan dolayı geçici hükûmetin baş koltuğuna oturan Ahmed el Şara’nın El-Kaide geçmişi, çeşitli vesilelerle hatırlatılıyor. Geleneksel ve sosyal medyadaki kimi yorumları okurken, analizlerin büyük kısmının El Kaide duvarına çarpıp geri döndüğünü görmek mümkün. Şara’nın geçmişi, tek başına her şeyi açıklayan, bugünü iptal eden sihirli bir sopa gibi kullanılıyor. Oysa bu refleks, Suriye’yi de Irak’ı da son 100 yılın Arap dünyasını da anlatmıyor, ideolojik bir mesafeden hüküm dağıtıyor. 

Ahmed El Şara’nın El Kaide’yle kurduğu bağ, bağlamından koparıldığında kolay bir şeytanlaştırma malzemesi, evet. Ama bağlama yerleştirildiğinde, yapay sınırlara, tarihsel yenilgilere ve işgallerin yarattığı o tarihsel momente işaret ediyor. 

Bernard Lewis, İnanç ve İktidar’da İslam dünyasının moderniteyle karşılaşmasını bir “travma” olarak açıklar. Bu travmanın altında yatan mesele yalnızca askerî ya da teknolojik geri kalmışlık değildir. Esas mesele, bir zamanlar dünyayı yönettiğine inanan bir medeniyetin, artık başkalarınca “zulüm görmesi”, Müslümanların da bu zulme katlanmak zorunda kalmasıdır. 

Hikâye işte burada başlıyor. 

Şimdi, bir Arap genç düşünün… Bu genç için dünya, sürekli kaybetmenin ve artık kazanılmayacak gibi duran onurun hikâyesi aslında. Ve ona ilk kez “sen bir şeysin” diyen ses, ne yapalım ki öyle, El Kaide’den geldi. Bu ses korkunçtu belki ama netti. Yalındı ve ikna ediciydi. Ve ne yazık ki bu gencin hikâyesi, parçalanmış bir coğrafyanın da doğal akışıydı.

Pek kimse söylemek istemiyor ama o Arap gencin el-Kaide’ye yönelişi, çoğu zaman açıklandığı gibi “irrasyonel bir fanatizm” değil, fazlasıyla politik, fazlasıyla tarihsel ve ürkütücü biçimde rasyoneldi. Çünkü bu genç, kendisini bir özne olarak tanımlayabileceği hiçbir meşru alan bulamadığını düşünüyordu. Ulus-devletler genellikle otoriterdi, siyaset yozlaşmış, ekonomi ise yağmalanmıştı. Demokrasi, Batı’nın ihraç ettiği ama asla gerçekten teslim etmediği bir süslü vitrindi. Onun için geriye yalnızca “anlamı” aramak kalıyordu. El Kaide, bu boşlukta, “yenilmişlik” duygusuna bir cevap verme seçeneği sundu. Bu cevap korkunçtu ama o dönemin ruhuyla da uyumluydu. 

Örgüt, o günlerde o Arap gencine şunu fısıldadı: “Sen kaybetmedin, senden çalındı. Ve bunu geri almanın bir yolu var.” Aynı zamanda........

© Perspektif