Türkiye’de Yargı Eliyle Yaşanan Toplumsal Yarılma: Neden Kimsenin Eli Temiz Değil?
Yargı ve polis sopasını elinde bulunduranların kimlikleri değişse de mantaliteleri hiç değişmedi. Bazen mizansen mahkemeler kurdular, bazen delil uydurdular, bazen de gerçekçi delillere sahte iddialar ekleyip asıl konuyu araçsallaştırarak siyaseti dizayn etmeye çalıştılar.
- BÜLENT ŞAHİN ERDEĞER
- 3 Nisan 2025
Türkiye toplumu Osmanlı köklerinden bu yana ağır travmalar yaşadı; bu travmaların son durağı olan İstiklal Savaşı ve sonrasında kurulan yeni düzenle de devam eden kimlik bunalımlarının yükünü taşıyor. Halen bir arada yaşama kültürünü olgunlaştıramamasının sebebi de burada aranmalı. Dahası, Türkiye’de siyaset kurumu bu hastalıklardan beslenen ve bunları besleyen bir düzende işliyor. Her 10 yılda bir yapılan darbelerden tutun da siyasal kesimlerin devleti ele geçirip rakiplerini baskılama fırsatı-intikam aracı olarak görmesinden bürokrasinin kendi yandaşlarının kadrolaşma alanı olarak görülmesi gibi birçok çarpık algı, toplumun istisnasız her kesimini zehirlemeye devam ediyor. Zehirlenmiş toplumun demokrasisi de bu hastalıklardan geçinen siyaseti ayakta tutuyor.
17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu esnasında polisin “ele geçirdiği” ayakkabı kutuları.
28 Şubat 1997 ve sonrasında yaşanan post-modern darbe süreci de, o sürece karşı gardını alan, küresel ve yerli sermaye ile işbirliği yaparak; dahası, Fethullahçılar cemaati ile partner olarak 28 Şubatçıların bir kısmından intikam alan “muhafazakâr” iktidar, bu vesileyle daha sonra adına FETÖ denilecek devlete sızma, kadrolaşma ve nihayetinde bir siyaset gücüne dönüşecek olguyu besledi. Böylece karşımıza önce 17-25 Aralık 2013’te yargı eliyle siyaseti dizayn etme-hukuk dışı biçimde darbe yapma çabasıyla karşılaştık.
Türkiye’de Yargı Hiç Bağımsız Olmadı
25 Nisan 2002 – Recep Tayyip Erdoğan, 1992’de Rize’de yaptığı konuşması nedeniyle Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Savcısı Nuh Mete Yüksel’e ifade verdi.
Ülkemizde maalesef yargı hep ideolojik bir silah olarak kullanıldı.
Yakın tarihimize dönüp şöyle bir bakınca; yargıya güven sağlanması gibi bir kaygının olmayışının ülkedeki gündemlerin de hep anlamsız polemiklere mahkûm olmasına yol açtığı görülüyor.
1923-1927: Üçüncü Dönem İstiklal Mahkemeleri
1925: Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası davası
1926: İzmir suikastı davası
1920-1935: İstanbul’daki komünizm davaları
1946: Dörtlü Takrir ve Demokrat Parti üyelerine yönelik baskılar
1961: Yassıada yargılamaları
1971: THKO-Deniz Gezmiş davası
1980: Erdal Eren davası
1984: Aydınlar Dilekçesi davası
1993: HEP’in kapatılması
1993: Sivas davası
1994: DEP’in kapatılması
1996: Susurluk davası
1997: RP’nin kapatılma davası
1998: Kayıp trilyon davası
1998: Erdoğan şiir davası
1999: İBB Akbil yolsuzluğu davası
2000: Selam Tevhid davası
2001: Fazilet Partisi kapatılma davası
2003: HADEP’in kapatılması
2004: Uğur Kaymaz cinayeti davası
2005: Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesinin de arasında bulunduğu birçok olayı kapsayan Umut davası
2006: Danıştay saldırısı davası
2007: Zirve Yayınevi katliamı
2007: DTP’nin kapatılması davası
2007: Hrant Dink suikastı davası
2008: AK Parti’nin kapatılma davası
2008-2012: Ergenekon darbe girişimi davaları
2009: Cizre faili meçhul cinayetler davası
2009: Ceylan Önkol’un ölümü davası
2010: Balyoz davası
2011: Türk futbolu şike davası
2013: Gezi Parkı davası
2013: 17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonu
2014: Soma Faciası davası
2016-2017: 15 Temmuz darbe girişimi davaları
2010-2017: KCK ana davası-Selahattin Demirtaş
2017: Cumhuriyet davası
2017-2020: Birleştirilmiş Gezi/çArşı/Osman Kavala davası
2018: Rabia Naz’ın şüpheli ölümü davası
2019: Nadira Kadirova şüpheli ölümü soruşturması
2019: Çorlu tren kazası davası
2019: İmamoğlu hakaret davası
2022: KPSS skandalı soruşturması
2024: Yenidoğan Çetesi soruşturması
2025: Gezi Parkı olayları-Ayşe Barım soruşturması
2025: İBB, Şişli ve Beylikdüzü belediyelerine yolsuzluk ve terör davası
Liste böyle uzayıp gidiyor ve daha nice dava dönemsel olarak siyasi iradeyi elinde tutanların yargıyı bir silah olarak kullandığını gösteriyor. Bugünlerde de yaşanan bu. Bu listede yargı ve polis sopasını elinde bulunduranların kimlikleri değişse de mantaliteleri hiç değişmedi. Bazen mizansen mahkemeler kurdular, bazen delil uydurdular, bazen de gerçekçi delillere sahte iddialar ekleyip asıl konuyu araçsallaştırarak siyaseti dizayn etmeye çalıştılar. Bu, bazen tek parti, bazen ordunun sıkıyönetimi, bazen seçimle işbaşına gelse de rakibini elemek isteyen bir siyasal iktidar oldu; bazen de o iktidarla işbirliği yapıp devletin içinde kadrolaşan paralel yapılanma. Ama mantıkları hiç değişmedi: Yargıyı kendilerine bağımlı kılıp kendi çıkarlarına aykırı gelişmeleri baskılamak, muhaliflerini........
© Perspektif
