menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ayşe’nin Dönüşü

14 0
07.04.2026

Ayşe Şasa, ruhi keşmekeşten kurtuluş hikayesini mütevazı bir kılavuz olarak insanlara açar. Umutludur. “Müslümanların kuracağı özel TV” için kuşkuları olsa da destek olur, emek verir. Heyecanlıdır, “gazamız mübarek ola!” der. Dönüş yaptıktan sonraki yıllarını yapıcı, iyimser etkileşimler içinde geçirir. Peki acaba erişebilse de bugünleri görseydi nasıl düşünür, nasıl muhakeme ederdi? İyimserliğini korur ama bir miktar tadil eder miydi? Mesela, devlet ve memleket bahislerinde Şerif Mardin’de gözlemlediği ve o zamanlar sık sık yakındığı “o vazgeçilmez sinizmi” bir nebze daha isabetli bulur muydu?

İnançla ilgili en etkileyici deneyim ihtida olmalı. Esaslı bir manevi yön değişikliği, iç dikkatin yeni bir noktada toplanması, ruhun başka bir odağın çekimine kapılması… Bu yön değişikliği, odak kayması yalnızca bir inanç sisteminden diğerine, bir dinden başka bir dine geçişle olmaz. Kişi bazen içinde bulunduğu inancın asıl kutbuna yönelmenin bir yolunu bulur, sahiden bağlanır, daha bir kuvvetle inancına sarılır. Cari yaşam akışını bütünüyle değiştirecek bir adanma ile hayatında dine yer açar. Yeni bir akideye sarılmaktan çok, tanıdığı amentünün aslına yaklaştığını, imanın başka ve daha üst bir seviyesine yükseldiğini hissetmektedir. Evliya menkıbelerinde, azizlerin itiraflarında, bazı meşhur mühtedilerin öykülerinde böyle tecrübelerle karşılaşmak mümkündür.  

Ayşe dizisiyle bir kez daha hatırladığımız Ayşe Şasa’nın ruh macerası da merkezinde etkileyici bir ihtida deneyimiyle gelişir. Sonsuzluk deniziyle karşılaşma, hayret yaylasına çıkış, birdenbire bir ahenk halinde yaşamaya başlamak gibi tariflerle bahseder kendisi olan bitenden. Görüp geçirdikleri için “kuru akılla, mantıkla izah edilebilecek bir şey değil” der. Yaşanan, “bütün kavrayışınızı temelden” değiştiren ama kavrayışa bütünüyle konu edilemeyen bir dönüştür. 

‘Dönüş’ kelimesini bilhassa vurguluyorum zira büyük manevi devinimlerden geçip yeni bir varlık kavrayışında karar kılan insanlar için ‘dönüş yaptı’ dendiğini biliriz. Eskiden beri, dinle pek bir ilgisi olmayan ama neden sonra dindarâne bir hayata yönelen, namaza başlayan, örtünen, ibadetlerine dikkat etmeye başlayan kişiler için bazı büyüklerimin “dönüş yapmış” deyişi hâlâ hatırımdadır. Hatta bazen bu dönüşün ne kadar esaslı, belki biraz da beklenmedik olduğunu vurgulamak için “büyük dönüş yapmış” deyişleri… Burada dönüşle kastedilenin bir takım tehlikeli uzaklıklardan, bir tür kimlik yabancılaşmasından geri dönüş olduğunu düşünebiliriz. İfade elbette bu anlamı da verir ve bu içerimiyle, o kadim ‘yuvaya dönüş’ öyküsünü yankılar. Ama sanıyorum asıl vurgu, uzaklardan eve geri gelmek, dışarılardan öze dönmek değil de yüzünü, yönünü, istikametini çevirmektir. 

Bu ikinci anlamıyla da ifade aslında çok derin köklere bağlanır. Eflatun’un meşhur mağara temsilindeki duvara zincirlenmiş, alemi gölgelerden ibaret zanneden insanlardan birinin zincirleri çözülünce dönmesi, dönüş yapması onu karanlıklardan kurtarır, ışıkla, varlığın esasıyla buluşturur: “Şimdi düşün… Mahpuslardan birini kurtaralım; zorla ayağa kaldıralım; başını çevirelim …; gözlerini ışığa kaldırsın.” Burada başını çevirme, yönünü dönme veya dönüş için kullanılan periagoge kelimesi asırlar içinde gerçekten de manevi dönüşüm anlamı kazanmış, hidayete eren kişinin yaşadığı deneyimin anlatım yolu olmuştur. Buna göre, periagoge, yani kişinin ruhu ve bedeniyle, bütün varlığıyla dönmesi, temel bir deneyim kalıbını ifade eder. 

Kimileri İçin “Dönüş” Başından İtibaren Amentü Meselesidir.

Kimileri dönüşe peyderpey yaklaşır. Aşamalı bir ilerleyiş olur. İhtida bir ‘süreç’ özelliği gösterir. Tolstoy ve T. S. Eliot’ın dönüşleri böyledir. Kimileri ise dönüşü apansız bir karşılaşma, bir tür çarpma olarak anlatır. İhtida bir ‘olay’ etkisi yapar, mucize duygusu verir. Pavlus, Pascal, belki Malcolm X için durum buydu denilebilir. Yine, kimileri için dönüş başından itibaren bir amentü meselesidir. Doktriner bir sorgulama ve arayışın sonunda, kişinin benimsediği dünya resmi topyekûn değişir. Bir bakıma bilişsel bir tecrübedir ihtida. J. Henry Newman, Edith Stein ve Marmaduke Pickthall’da böyle olmuştur. Kimilerinde ise daha ahlaki bir endişe öne çıkar. Kirlenmişlik, sapkınlık, düşkünlük hislerinin kabarttığı huzursuzluk, bazen de öz-nefret, arınma ihtiyacını kamçılar. İhtida, ahlaki sağalma ve öz-dönüşüm olarak anlaşılır. Augustine, John Bunyan ve Dalaletten Kurtuluş’u yazan Gazâlî’de karşılaştığımız buna yakındır. Şasa’nın öyküsünde bu ayrımlar biraz belirsiz kalıyor. Arayış sürecini dalgalandıran olaylar yaşanır: kayıplar, kopuşlar, karşılaşmalar. “Hayatımın ikinci yarısı benim için mucizelerle dolu” der Şasa. Bilişteki sıçramalar, ahlaki dönüşümle iç içe geçer. İbn Arabi okumalarıyla dünya kavrayışı değişir, “trajik dünya görüşünü”, “bunalım edebiyatı”nı reddeder: “bir çığlık var hepsinde, bir temelsizlik.” Menzil aldıkça ahlaken iyileşir, huysuz, şirret hallerinden arınır: “bugün bakıyorum çok mutedil bir insanım, yumuşak bir insanım, geçimli bir insanım… Beni ne hale getirmişler o zaman … nereden saldıracağımı, kime cırnak atacağımı bilemiyordum”; “bir de ibadet insanı arıtıyor, güçlendiriyor, sürekli ek enerji sağlıyor”; “bulunduğumuz alemden kirli dünyaya, kirlenmiş dünyaya ışık tutmalıyız.”

Ayşe Şasa kendi serüvenini yorumlarken çok keskin karşıtlıklar üzerinden ilerliyor gibi görülebilir. Savaş sonrası edebiyatına sinmiş nihilizmi, absürdü, kendi ruh çöküntülerinin kültürel kaynakları olarak hedefe koyar. Kişilik bölünmesini, şizofreniyi derinleştirmiştir ona göre bunlar. Elbette devrinin hâkim eğilimleri olarak öne çıkarmıştır bunları: “Önce egzistansiyalistler, sonra sosyalistler ilgimi çekiyor.” Trajiğe, varoluşçu edebiyata giderek artan karşıtlığında, “burjuva dekadan edebiyatı”nı düşmanlaştıran sol öğrenme sürecinin de payı olmalı. Buna rağmen macerasından söz ederken kahramanın muğlak vaziyetine yaptığı vurguyla ayrışan varoluşçu edebiyata yer yer yaklaştığını sezersiniz. Bu edebiyatı dünya görüşü temelinde eninde sonunda reddetse bile yaşamındaki geçiş hatlarını çizerken varoluşçu bir yoğunlaştırmayla karşılaşırsınız. Cehennemi imgeler içinde sunulan bir çocukluk, bunun doğurduğu bağlanma sorunları, aidiyetsizlik ve ardından gelen nevrotik yabancılaşma, şerir, kötücül, neredeyse gnostik bir alem resmiyle bütünleşir. Kimi noktalarda bunu psiko-estetik nitelemelerle de işlerken buluruz Şasa’yı; “renk hastalığı” şekilleri karıştırıp dünyayı kaotik bir ekrana çevirir. Dönüş yaptıktan sonra dünya renklerini geri kazanacak, “harikulade” zenginliklerini gösterecektir. “Dünyayı ve insanları zifte bulanmış, kötü, kara” gördüğü anlar hala olsa da kendisini “İsevi bir bağışlama coşkusuna gark” eden imanı sayesinde artık “en günahkâr, en habis adam bile, o ışıkta bakıldığında, evet, Allah’ı – tabi bilmeyerek – tesbih ediyor” görünür. 

Şasa’nın insandan ötesine açık olmadıkları için eleştirdiği fikir ve edebiyat akımları için söyledikleri bilhassa kendi hayat akışına etkileri açısından haklı olabilir. Sürekli karamsarlık salgılayan içerikleriyle işkencesini koyulaştırmıştır bunlar. Ama şuurunun maruz kaldığı bu şiddet, karşıt bir etki yaratarak bâtılı en kesif halinde tanımasını sağlar. “Kahırdaki lütuf” diyecektir buna sonra.  Diğer taraftan, birkaç asırlık modern edebiyatın içinde çok zengin yetişme, yetkinleşme, kendini aşma arayışlarını işlediğini hatırlamalıyız. Modernist edebiyat içinde aşkınlık sezgisini koruyan esaslı çizgilerin var olduğunu biliyoruz. Eski edebi geleneklerin yerleşik kalıp ve imgelerini oldukları halleriyle kullanmasa da onları yeniden işleyip biraz daha öznellikle yoğuran yüksek edebi formlar çıkmıştır. Rilke’nin melekleri nasıl tam olarak Dante’nin melekleri değilse, İsmet Özel’in melekleri (“İkimizin Arasındaki Melek”; “Meleksizleşmek!”) de Mevlid’in “indiler gökten melekler, sâf sâf” derken imledikleriyle tıpatıp aynı olmayacaktır. Edebiyat, modernlik içinde ve uç örneklerinde bile insan ötesini yoklayan güçlü sesler içerir. Bizden bir başka güzel örnek, bir Türk nihilisti sayılabilecek Suat’ın Mektubu’nu bağlarken söylediklerinde bulunabilir: “yazık ki insanın ufku yine insan, halbuki Allah olmalıydı.”         

Hidayet deneyimlerinde insanın iç dünyası dönüşe açılan asıl çekirdeği oluşturur. Kişiyi sarmalayan bir manevi macera, bireyin iç patlamaları, belirleyici izler bırakır. İhtida esasen ferde ait bir oluş halidir. Eski edebiyatımızdan bir ifadeyi ödünç alırsak, hidayet “şahsi ve muhteremdir.” Yine de bir toplumsal boyut, uzak yakın insan ilişkilerinden ince esinlerle demlenen haller yok mudur hidayete götüren? İhtida gibi kişisel bir ‘başa gelme’ halinde dahi insanı kuşatan bir uzamın etkisi olmaz mı? Dönüş, bu denli tek başına olabilir mi?

Çarpıcı pek çok ihtida öyküsünde bir ön toplumsal hazırlık evresi bulunabilir. Bir bakıma, hidayetin ön koşulları verilidir. Bunu metafizik esaslarla destekleyip dönüş tabirine itiraz eden ve bunu aslında bir ‘geri dönüş’ olarak anlamamız gerektiğini savunanlar da vardır. Ziyaüddin Serdar Cenneti Arayan Adam: Septik Bir Müslümanın Yolculuğu isimli hatıratında “dönmüş” (converted) biri olarak anılmaktan nefret eden bir İngiliz Müslümandan bahseder. “Ben dönmedim, … yalnızca doğal halimi buldum. Doğal ve saf halde … İslam fıtratı üzerine doğmuştum … Bu yüzden ben bir dönme [convert] değil, orijinal haline geri dönenim” diyen bir mühtedi… Ya da meseleyi bir kez daha Eflatun menşeli bir öğretiye, anamnesis fikrine bağlayıp, hidayetin temelde bir hatırlama, kök kavrayışları bilince taşıyan bir tür derin hatırlama işi olduğu söylenebilir. Ama böyle metafiziklere girmeden, daha toplumsal düzeyde kalarak da bir ön ve örtük hazır bulunuşluktan bahsedilebilir. Kişinin içine doğduğu yaşantı dünyasının, bilinçli tercihleri ne olursa olsun, ona varoluşu belli şekillerde anlaması için bazı tohumlar attığı inkâr edilemez. Her toplumsal uzam örtük telkinlerle kişide belirli kavrayışlara müsait zihinsel eğilimler oluşturur. Arka plana sinmiş bu hazır kavrayış biçimleri dönüş yapanlar için bir bilinçdışı mayalanma alanıdır. Hidayet kaçınılmaz değildir elbette ama tohumları çoktan benliğe ekilmiştir. Bu yüzden, tecrübeli olanlar bir ateiste bile hangi dinin ateisti olduğunu sorarlar.

Ayşe Şasa’nın ruh macerasına yaşamı ikiye bölen bir anlatı egemen olsa da orada bile iki evre arasında rabıta noktaları, yeni halin önceki evredeki hazırlayıcıları, inanca açılmak için bekleyen bir varoluşsal taban olduğuna dair işaretler eksik değildir. Önceki hayatında kendisine Allah’tan hiç bahsedilmemiş olduğunu söylese de macerası izler ve işaretlerden yoksun değildir: anneanneyle yedisinde kılınan namaz, öğrenilen İhlas suresi, on sekizinde dayının hediye ettiği bir Mushaf, Kemal Tahir’in evinde karşılaşılan meal ve tefsirler, nedensizce alınan bir Füsus tercümesi, aile ve arkadaş çevresinde edinilen bazı temel edep ve adalet ölçüleri… Şasa’nın dönüş yaptıktan sonra bir dönem sık görüştüğü, fikir ve tecrübelerini dikkatle süzüp onlardan beslendiği İsmet Özel’in ihtidası da böyle dip yatkınlıklar, gizil alıştırmalar içerir. 12 Mart muhtırasının ardından inzivaya çekilmese de düşüncesini bulandıran ilişkilerden uzaklaşmış olduğunu söyleyen Özel, kendisine “kişilik kazandıran değerler” üzerine kafa yorma imkânı bulur. Bu değerlerin kendi başlarına ayakta kalıp kalamayacakları, onları kendisine “yakın kılan daha temel değerler” olup olmadığı üzerine sorgulamalara girişir. Bunların neticesini, “öteden beri sahip olduğum ve beni kendimi kandırmaktan alıkoyan deus otiosus [âtıl tanrı] inancı, içimde İslam itikadının Allah … inancına inkılap etti” diyerek açıklar. Özel, belli nitelikte iş ve ilişkilerin ancak “insanın içinde her türlü dalgalanmadan etkilenmeyecek bir mutlak bulunduğu inancını taşımasıyla mümkün” olduğunu evvelden beri kabul ettiğini ama bu kabulün önceleri “müslümanlıkla, monoteist, politeist herhangi bir dinle bağlantısı” olmadığını ileri sürer. Fakat ardından teslim eder: “Belki çocukluğumun zihin ikliminden sızan bir şeyler olabilirdi.”

Öyleyse, Türkiye’de her şeye rağmen kişiye sızabilen, kaçınılmaz olmasa da onu inanmaya açık tutan yahut dönüşe hazırlayan, sinmiş ve süzülmüş sezgi ve kavrayışlarla örülü bir arka plan var. Ya da vardı mı demeliyiz? Böyle çarpıcı devinimler geçirmiş, “büyük dönüş yapmış” Ayşeler, İsmetler duyuyor muyuz etrafımızda? Ruh ve zihin iklimimiz ne durumda?

Ayşe Şasa’nın mektuplarında muhataplarına nasıl sevecen bir coşkuyla umut aşılamaya çalıştığına şahit oluruz. Türlü başkalaşımlardan geçmiş, iyileşme aşamalarını başkaları için de kaydetmiştir. Bazı metinlerini sismograf olarak görür; bir nevi sarsıntı kayıtları olarak. Ruhi keşmekeşten kurtuluş hikayesini mütevazı bir kılavuz olarak insanlara açar. Umutludur. “Müslümanların kuracağı özel TV” için kuşkuları olsa da destek olur, emek verir. Heyecanlıdır, “gazamız mübarek ola!” der. Dönüş yaptıktan sonraki yıllarını yapıcı, iyimser etkileşimler içinde geçirir. Peki acaba erişebilse de bugünleri görseydi nasıl düşünür, nasıl muhakeme ederdi? İyimserliğini korur ama bir miktar tadil eder miydi? Mesela, devlet ve memleket bahislerinde Şerif Mardin’de gözlemlediği ve o zamanlar sık sık yakındığı “o vazgeçilmez sinizmi” bir nebze daha isabetli bulur muydu?

Kuşkusuz Şasa’nın serüveni üzerine çok şey söylenebilir. Her halükârda yakın zamanda şahit olduğumuz en ilginç dönüş(üm)lerden birini gösterdi bize. Yaşadıklarıyla yalnızca kendine dair değil, bize, Türkiye’ye ve giderek çağımıza dair işaretler sundu. Bu dünyada, dünyanın bu anında, bir insan tekinin sürüklenebileceği deneyimlere misal oldu. İnsanın açıklığına dair bir misal… Bilim kurgu eserleriyle bildiğimiz Ursula K. Le Guin, “Uzaylı Kocakarı” başlıklı meşhur denemesinde, dünya dışı gelişmiş bir uygarlıktan gelip ırkımızı tanımak için temsilci bir insan vermemizi isteseydiler nasıl birini önerirdiniz diye sorar. Çokları genç, güçlü, güzel birilerini öne sürecektir ona göre. Kendisiyse “altmışını geçmiş yaşlı bir kadın” seçmeli diye düşünür, zira “ancak temel özelliği değişim olan insanlık durumunun tümünü denemiş, kabullenmiş ve yaşamış birinin insanlığı başarıyla temsil edebileceğini” kabul etmeliyiz. “Onlara elimizdekilerin en iyisini verelim”; türlü doğal, bedensel ve ruhsal başkalaşımlardan geçmiş yaşlı bir kadını. Le Guin burada kadınların inanca dair başkalaşım biçimlerine pek temas etmese de kadın dindarlığı kendine özgü imkân ve açmazlarıyla üzerinde durulmayı bekleyen ilginç bir bahistir. Ayşe Şasa başkalaşımlardan geçti, bu arada dönüş yaptı, müslüman oldu. Yeni simalar tanıdı, bağlar kurdu, cemaatle ünsiyet etti. Lakin yaklaştıkça, içine girdikçe ve gözledikçe sormadan edemedi: “İslam harika! Peki ya müslümanlar?”

Hiç bunu sormamış bir mühtedi oldu mu acaba, bu duyguya duçar olmamış bir yeni mümin?

“Kimin sözün kim bile, akıl ermez bu hale,

Yarın anda bellola müslüman mürtedimiz…”      

Hâşiye: Ayşe Şasa’dan yapılan iktibaslar Bir Ruh Macerası, Delilik Ülkesinden Notlar, Yeşilçam Günlüğü ve Küre Yayınları’nda hazırlık aşamasında olan Aynı Çağrının Peşinde: Engin Deniz Akarlı – Ayşe Şasa Mektuplaşmaları’ndan; İsmet Özel’den yapılan iktibaslar ise Waldo Sen Neden Burada Değilsin’den alınmıştır.

Beyaz Müslüman Yeni Kuşak Ne İş Yapar?

Trump’ın Konuşması Bir Kaybedenin Çaresizliğini Gösterdi

Bölgesel Kırılma ve Türkiye’nin Stratejik Sınavı

Patreon aracılığıyla Perspektif'e destek verebilirsiniz.

Perspektif'e destek ver

© 2026 – Sitede yer alan fikirler yazara aittir ve Perspektif’in editoryal tercihlerini yansıtmayabilir. Kaynak gösterilmesi ve link verilmesi kaydıyla kısmen alıntı yapılabilir.


© Perspektif