Hoşgeldin Ağustos!
Yaklaşık olarak üç (3) ay sonra size bu satırları sıralıyorum. Bu süre zarfında ilk kez bilgisayarımı açtığımda gördüğüm, gelen son iletinin, İKSV-İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın Müzik Festivali’nin 15 Haziran’daki bir duyurusu duruyordu.
Hakikaten bu yıl hakkını verdiğim (İyi ki de!), İKSV Film Festivalinin haberlerini ve seçtiğim filmleri yazmaya fırsat bulamadan, zamanın bana göre ıssız, yalnız ama durmadan düşünmeme sebep veren başka kısmına geçtim.
En son Fransız Kültür Merkezinde gerçekleşen Karikatür sanatı adına güzel bir resepsiyon ardından, Orient’de ananemin bir zamanlar dokuduğu Hereke Dokuma Tezgahların çağrıştıran sergiden henüz çıkmıştım ki:
İlk kez bir yağmur damlasının ayağımın altında ince ve narin duruşunu bu kadar duyarlı bir şekilde hissettim.
Sonrası Muhammed Ali’nin söyleminin biraz hallicesi:
Yağmuru oldum olası sevmişimdir, kızılır mı hiç? İnce ince İstanbul’mun kokuşmuş akşamına yüz vurmuş, insan bitkinliklerini temizlemeye çalışırken. Doğal çabasına!
100.YILINDA KOÇ ÜNİVERSİTESİ HASTENESİ
Kelebek gibi gösterişli uçmadım ama bir tüy gibi hafifçe yere indiğimi. Ve gülerek, düştüğümü söylediğimi ve bana yardımcı olanlar ile ilk müdahaleden sonra “basit bir burkulmadır ama basmayın siz yine de, kırılsa duramazsınız” söylemleri ile eve gelip, birkaç gün geçmesini ve yaklaşan kurban bayramı telaşası içinde tam bir şaşkınlık halinde, sonunda arife günü ambulans ile beni aldılar.
Bu olaylar ve tüm kadınlara giden yolculuğumun bütünlüğünü, hayatı gözlemlerken daha iyi gördüm.
Mayıs 2026 tarihinde, ülkemiz adına bir ilki gerçekleştiren, Hatice Gökçe Emir “Dünya Ritmik Jimnastik Şampiyonasındaki (çember ve genel tasnif) başarısını nasıl unutabilirim. Unutabiliriz! Lütfen, izlemediyseniz izleyiniz! Çemberde ikinci olarak tarihe geçtiğini hatırlatalım.
Sporun her dalı ama atletizm ve jimnastik çocukluğumdan beri hem ilgi alanım, hem içinde yer aldığım bir spor dalı olmuştur.
Biz, bizim masala devam edelim. Çünkü dediğim gibi kızlarımızı anlatmaya, bu yazının/yazıların devamı olarak da devam edeceğiz.
Beni almaya bir taht ile geldiler.
-Analar, tahtını yaparmış bahtını değil mi?- Bu konuyu araştıra duralım. Çünkü ucu açık bir soru.
İki kadın ve bir erkek olarak, görevliler geldi.
Şaşkınlık içerisinde, bir yanda annemin ve kedimin şaşkınlığı, ortada durumum, doğal şaşkınlığım.
-Beni bunla mı taşıyacaksınız?
Kendilerinden emin iki kadın, tahta beni bir Kleopatra gibi yerleştirdiler, bir güzel.
O beş katı, Herkül’e on basacak kudrette önce iki kadın sağlı ve sollu tutarak, alttan erkek arkadaş destekli ve eğer yorulurlarsa değişeceklerdi ki değişmediler. O erkek, kaptandı ve en hızlı şekilde, bayram nedeni ile bulunamayan doktorlar, kapalı servisler derken beni nihayetinde, Siz Bizim Gözbebeğimsiniz!, diye yüzüncü yılını kutlamakta olan Koç Üniversitesi Hastanesine yetiştirdiler. İsmini yanlış hatırlıyorsam, İlknur Hanım, affola!
Özeniniz ve ilginiz için tekrar teşekkürler. Her geçtiklerinde, o sanki içindekinin sesini için için haykırıcasına tüm geçtiği sokaklara “acelemiz var!” dercesine. İçinde olanlara şifa dilediğim, ambulansa ilk kez bindim. Sohbet ettik, ertesi gün için vardiya değişeceklerdi.
Sakin, soğuk mekâna ama dışarıda çoğunluğun, yeni bir bayram telaşı sırasında, acilden girdik yaklaşık olarak varışımız ile öğle saatlerinden ancak akşamüstüne odaya geçilebildi.
Bir sürü röntgen, muayene, doktorların yoğunluktan gelebilmesi. Karar verme sürecim, zira içinde maddi, manevi öncesi ve sonrası hem ruhen, hm ekonomik, hem sağlıksal nedenler ve doktoruma sorduğum;:
-Başka bir oluru yok mu? İlla olmak mı........
