BİN AYDAN HAYIRLI BİR DİRİLİŞ
BİN AYDAN HAYIRLI BİR DİRİLİŞ
İçinden geçtiğimiz çağ, maddî imkânların zirvesine ulaştığı hâlde manevî istikrarı kaybetmiş bir insanlık manzarası sergilemektedir. Teknoloji ilerlemiş, iletişim hızlanmış, tüketim artmış; fakat kalpler huzuru, ruhlar sekîneyi, vicdanlar istikâmeti aramaktadır. Hevâ ve hevesin ölçü hâline geldiği, enâniyetin yüceltildiği bir ortamda insan, varoluş gâyesini unutma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
“Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki takvâya erersiniz.” (el-Bakara, 2/183)
hitâbı, işte tam da bu savrulmaya karşı ilâhî bir ikaz ve rahmettir.
Ramazan ayı rahmet, mağfiret ve itk-ı mine’n-nâr (cehennemden azad) mevsimidir. Bu ay, kulluğun yeniden tahkim edildiği; takvânın, ihsânın, sabrın, şükrün ve teslimiyetin hayatın merkezine yerleştirildiği müstesna bir zaman dilimidir.
Oruç: Takvâ, Sabır ve İhlâs Eğitimi
Oruç, sadece imsak vaktinden iftar vaktine kadar yemeden ve içmeden uzak durmak değildir. Oruç; niyet, ihlâs, takvâ ve murâkabe bilinciyle edâ edilen bir kulluk şuurudur. Kul, sahurda niyet ederken kalbini Allah’a yöneltir; imsakla birlikte nefsine “dur” der; iftarda ise nimetin hakiki sahibini idrak ederek şükre yönelir.
Oruç, sabrın fiilî tezahürüdür. Sadece açlığa değil; öfkeye, dile, göze ve kalbe de oruç tutturmaktır. Göz orucu, haramdan sakınmaktır; dil orucu, yalanı ve gıybeti terk etmektir; kalp orucu, hasedi ve kini temizlemektir. Böylece oruç, zahirî bir ibadet olmaktan çıkar; batınî bir tezkiye sürecine dönüşür.
Bu ay, aynı zamanda nefs-i emmâre ile mücadelenin yoğunlaştığı bir arınma dönemidir. Açlık, insanın acziyetini hissettirir; kibri kırar; “ene”nin gürültüsünü susturur. Kul, bu sayede ubûdiyet bilincine yönelir;........
