Yavaş yavaş ısınan su: Türkiye ile İran arasında bir savaş mı hazırlanıyor?
Gazetelerde dikkat çekici bir açıklama yer aldı. Cumhur İttifakı’nın ortaklarından Doğu Perinçek’in yayın organı olan Aydınlık gazetesinin 16 Mart 2026 tarihli sayısında yer alan habere göre Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, İranlı yetkililerin Türkiye’ye ateş açmadıkları konusunda ısrar ettiklerini ancak mevcut verilerin füzelerin İran’dan geldiğini gösterdiğini söyledi. Fidan, askerî bir seçeneği dışladıklarını da belirterek şu ifadeyi kullandı: “Kışkırtılıyoruz ama bu savaştan uzak duracağız.”
Bu cümle ilk bakışta temkinli bir diplomasi dili gibi görünebilir. Ancak Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere biraz daha dikkatle bakıldığında insanın aklına ister istemez bazı sorular geliyor.
Çünkü aynı olay hakkında İran açıkça “Biz Türkiye’ye füze atmadık.” diyor. Buna rağmen Türkiye’de bazı açıklamalar sanki saldırının faili kesinleşmiş gibi bir dil kullanıyor.
Bu tablo ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Eğer İran bu saldırıyı yapmadığını söylüyorsa, o halde Türkiye’yi İran ile karşı karşıya getirecek bu atmosfer neden oluşturuluyor?
Bugün bölgedeki tabloya bakıldığında gerilimin sıradan bir gerilim olmadığı görülüyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında bekledikleri sonucu alamadığı, giderek sıkıştıkları bir dönemde Ortadoğu’da yeni bir cephe arayışı olduğu sık sık konuşuluyor.
Büyük savaşların öncesinde çoğu zaman bir kıvılcım aranır. Bazen bir füze haberi… Bazen bir provokasyon… Bazen de kimin yaptığı tam olarak belli olmayan bir saldırı.
Ve ardından başlayan büyük çatışmalar.
Tam da böyle bir dönemde Türkiye’nin İran ile karşı karşıya gelecek şekilde konuşulması insanın aklına ister istemez başka sorular da getiriyor.
Nitekim 2 Mayıs 2025 tarihli Haber Vakti’nde yayımlanan dikkat çekici bir haber de bugün yeniden hatırlanmayı hak ediyor. Haberde Moskova’da yapılan bir kitap tanıtımından söz ediliyordu. Tanıtılan kitabın adı ise oldukça iddialıydı: “Hakan Fidan – Türkiye’nin Muhtemel Gelecek Cumhurbaşkanına Bir Portre Denemesi.”
Yani daha o günlerde bazı çevrelerin Sayın Fidan’ı geleceğin cumhurbaşkanı olarak konumlandırmaya başladığı görülüyordu.
Ancak tam da böyle bir dönemde Türkiye’nin dış politikasında kullanılan dil ve verilen mesajlar daha da önem kazanıyor.
Üstelik bu tartışma sadece bugünkü açıklamalarla da sınırlı değil. Sayın Fidan’ın geçenlerde İran’a yönelik kullandığı bazı ifadeler de hâlâ hafızalarda. Bir konuşmasında İran için şu cümleyi kurmuştu: “Sen ev ödevini yapıp yeteneklerini geliştirmediysen İsrail ile, Amerika ile ağız dalaşına bile girmemen lazım.”
Açık söylemek gerekir ki bir dışişleri bakanının bu tür cümleler kurması doğru değildir. Devlet dili çok daha ölçülü, çok daha dengeli ve çok daha vakur olmak zorundadır. Türkiye gibi büyük bir ülkenin dış politikasını temsil eden bir makamdan çıkan sözlerin, ülkenin itibarını ve duruşunu yansıtması gerekir.
Bugün Ortadoğu’da savaş isteyen çok aktör olabilir. Ancak Türkiye’nin ihtiyacı olan şey bir savaşın tarafı olmak değil, aklıselimdir.
Ama bütün bu gelişmeler yaşanırken insanın aklına ister istemez şu şüphe de geliyor:
Acaba Türkiye’de bazı çevreler, Cumhurbaşkanı sonrası döneme hazırlanırken Batı’ya, özellikle de Amerika’ya uyumlu görünmek için Türkiye’yi yavaş yavaş bu savaşın içine çekebilecek bir zemine mi sürüklüyor?
Bu soruyu sormak bugün artık sadece bir yorum değil, aynı zamanda bir sorumluluktur.
Çünkü Türkiye’nin görevi başkalarının savaşının parçası olmak değil, bölgeyi ateşe çevirecek senaryoların dışında kalmaktır.
Bir kurbağa hikâyesi vardır. Kurbağayı kaynar suya atarsanız hemen sıçrayıp çıkar. Ama soğuk suya koyup suyu yavaş yavaş ısıtırsanız tehlikeyi fark etmez ve sonunda kaynar suyun içinde kalır.
Toplumlar da bazen böyle alıştırılır. Önce küçük gerilimler, sonra füze haberleri, ardından daha sert açıklamalar…
Ve bir bakarsınız ki savaş kapıya kadar gelmiş.
İşte bugün asıl dikkat edilmesi gereken soru budur:
Türkiye de böyle yavaş yavaş bir savaş atmosferine alıştırılmak mı isteniyor?
