menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’ye gerçekten füze mi atılıyor, yoksa Mescid-i Aksa üzerinden provokasyon senaryosu mu yazılıyor?

20 0
11.03.2026

Dünkü yazımda bu füze olayını değerlendireceğimi belirtmiştim.

Bugün gazete manşetlerine baktığımızda ise insanın kafası daha da karışıyor.

Gaziantep yönüne doğru gelen füzenin NATO hava savunma sistemi tarafından havada etkisiz hâle getirildiği açıklandı.

Bir tarafta “İran’dan ikinci füze Antep’e”, “Türkiye teyakkuzda” manşetleri…

Diğer tarafta ise “Amerika’nın sahte bayrak operasyonlarına kanmamalıyız”, “Yine bir karanlık füze, yine bildik provokasyonlar” diyen manşetler…

Aynı olay, ama tamamen farklı iki yorum.

İşte tam bu noktada yıllardır anlatılan bir hikâyeyi hatırlıyorum.

Bu hikâyeye göre, eğer bir kurbağayı kaynayan su dolu bir kaba atarsanız canı yanacak ve kabın dışına zıplayacaktır. Fakat aynı kurbağayı ılık su dolu bir kaba koyup suyu yavaş yavaş ısıtırsanız kurbağa bunun farkına varmayacak ve sonunda ölecektir.

Bu benzetmeyi yapanlar, hikâyeyi genellikle şu cümleyle bitirir: “Toplumları da böyle alıştırırlar.”

Bugün Ortadoğu’da yaşanan tablo da buna benziyor.

Bugün İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırıları sürerken, İran’dan gelen bir füzenin Türkiye’ye yöneldiği ve Gaziantep üzerinde NATO tarafından etkisiz hâle getirildiği haberi manşetlere yansıdı. Son günlerde güya İran’dan gelen füze haberlerini de peş peşe duymaya başladık. Bu tablo ister istemez o meşhur kurbağa hikâyesini hatırlatıyor.

Her gün biraz daha yükselen gerilim… Her gün biraz daha sertleşen açıklamalar… Her gün biraz daha savaş ihtimaline alışan toplumlar…

Ve belki de en tehlikelisi; her şey algılar üzerinden yönetiliyor.

Gerçekten de insan sormadan edemiyor:

Her şeyimiz algılarla mı yönetiliyor?

Çünkü NATO şimdi bir anda Türkiye’nin güvenliği konusunda hassas bir görüntü veriyor.

Ama aynı NATO, 40 bin TIR dolusu silahı PKK’ya, SDG’ye ve YPG’ye gönderirken Türkiye’nin güvenliğini hiç düşünmüyordu.

Türkiye’nin sınırında terör koridoru kurulurken kimsenin aklına Türkiye’nin güvenliği gelmiyordu.

Şimdi bir anda Türkiye’nin güvenliği için bu kadar hassas kesilmeleri elbette sorgulanmayı hak ediyor.

Bugün iktidara yakın bazı sihirbazlar çok büyük laflar ediyor. “İran’dan ikinci füze geldi. Üçüncüsü gelirse bunun bedeli ağır olur. Bunu yapanın ne devleti kalır ne halkı kalır.” gibi ifadeler havada uçuşuyor.

Hatta hız sınırını da aşarak daha da ileri gidilip şöyle deniyor: “Bizi ilgilendirmez düğmeye kim bastı, kim emir verdi, emir-komuta zinciri var mı yok mu… Düğmeye basanı Mossad mı satın aldı, CIA mı devreye girdi… Bunların hepsi İran devletinin sorumluluğudur. Devlet ol, manipülasyona izin verme.”

Ama unutulmamalıdır ki hız sınırını aşan sözler de çoğu zaman kazaya götürür; kazaların sonu ise çoğu zaman mezarlıktır.

Peki gerçekten mesele bu kadar basit mi?

Bir an için geçmişe bakalım.

Rusya’dan biri çıkıp bize şöyle dese ne cevap vereceğiz?

“Başkentinizin ortasında bizim büyükelçimizi bir Türk polisi öldürdü. Siz de çıkıp ‘FETÖ’cüydü’ dediniz. Devlet olun da böyle örgütlere yol vermeyin. Koskoca ordunun içine beraber olduğunuz bir cemaat girmiş, generalliğe kadar yükselmiş ve darbe yapmış. Bu nasıl devlet?”

Hepimiz biliyoruz ki Karlov suikastını yapan kişi Türk polisiydi ama FETÖ bağlantılıydı.

Devletlerin içine sızmalar, istihbarat operasyonları ve manipülasyonlar bu coğrafyada yeni şeyler değildir.

Bugün İran ordusunun içinde Mossad’a veya CIA’ya çalışan unsurlar olabileceği ihtimalini tamamen yok saymak da gerçekçi değildir.

Bu yüzden büyükler boşuna dememiştir:

Büyük lokma ye ama büyük laf söyleme.

Ortadoğu’nun tarihi provokasyonlarla doludur.

Sahte bayrak operasyonları, istihbarat oyunları, manipülasyonlar…

Nitekim son günlerde konuşulan bir başka senaryo da oldukça dikkat çekicidir.

Bazı iddialara göre İsrail’in Kudüs Günü öncesinde Mescid-i Aksa’ya yönelik bir provokasyon düzenleyip bunu İran’ın üzerine yıkabileceği yönünde uyarılar yapılmaktadır.

Amaç ise Müslüman dünyasında özellikle Sünni ülkelerde İran’a karşı büyük bir öfke oluşturmak olabilir.

Yani bir füze atılacak… Suç İran’a yüklenecek… Sonra bütün İslam dünyası İran’a karşı kışkırtılacak.

Ortadoğu’nun kirli savaş tarihini bilenler için bu senaryo maalesef hiç de imkânsız görünmüyor.

Bu yüzden bugün yaşanan füze olaylarına sadece “kim attı” sorusuyla bakmak yeterli değildir.

Asıl sorulması gereken soru şudur:

Bu gerilim kime yarıyor?

Tam da burada dünyanın başka bir çelişkisi daha ortaya çıkıyor.

Avrupa’da bir ülkenin lideri, İspanya Başbakanı, savaşın ilk günlerinde açıkça meydan okuyarak “ABD ülkemizdeki üsleri İran’a karşı kullanamaz.” diyebiliyor.

Ama 57 İslam ülkesinin liderleri sessiz.

Hatta bırakın 57 İslam ülkesini…

Yıllardır bize “dünya lideri”, “ümmetin lideri” diye anlatılan yöneticilerin ağzından bile şu cümleyi duyamıyoruz:

“ABD üsleri ülkemizden İran’a karşı kullanılamaz.”

İşte asıl mesele de tam burada.

Ne yazık ki bugün birçok yönetici için koltuklarını korumak, ülkelerinin ve ümmetin çıkarlarından daha değerli hâle gelmiş durumda.

Bu noktada geçmişte söylenmiş bir söz de yeniden hatırlanıyor.

Dönemin MİT Müsteşarı, bugün Dışişleri Bakanı olan Hakan Fidan’ın yıllar önceki bir konuşmasında geçen ve uzun süre tartışılan şu ifade:

“Gerekirse Suriye’ye dört adam gönderirim, Türkiye’ye sekiz füze attırırım, savaş çıkartırım.”

Bu sözün ne kadar ürkütücü olduğunu bugün yaşanan gelişmeler ışığında yeniden düşünmek gerekiyor.

Çünkü Ortadoğu’da bazen bir füze sadece bir füze değildir.

Bazen bir düğmeye basan el görünür, ama o elin arkasındaki akıl görünmez.

İşte tam da bu yüzden siyasetçilerin sözlerini ve attıkları adımları çok daha büyük bir sorumlulukla tartmaları gerekir.

Makamı korumak, gelecek seçimleri kazanmak ya da “o giderse ben potansiyel adayım” hesabıyla hareket ederek ABD’ye veya İsrail’e bir şeyler verme arayışına girmenin bu millete faydası yoktur.

Çünkü devlet aklı, kısa vadeli siyasi hesaplara göre değil, milletin uzun vadeli çıkarlarına göre hareket etmek zorundadır.

İşte bu yüzden aklımızı kaybetmemeli, provokasyonlara karşı soğukkanlı olmalıyız.

Ve bir gerçeği de unutmayalım.

Sabaha çıkacağımızın bile garantisi yokken gelecekle ilgili büyük planlar kuruyoruz. Oysa hepimiz bu hayatta saati belli olmayan, bileti çoktan kesilmiş yolcularız.

Bu yüzden siyasette de sözlerimizi tartarak konuşmak zorundayız; hamaset uğruna, haksız yere savaş çığırtkanlığı yaparak milletlerin evlerine ateş düşürmeye kimsenin hakkı yoktur.

Çünkü tarih bize acı bir gerçeği defalarca göstermiştir:

Savaş manşetlerde başlar ama bedelini mezarlıklar öder.

Yarın çok geç olabilir.


© Milli Gazete